| Suç ve Ceza | |||
|
05.04.2008,
xelkedondurma.com |
|||
|
|
|||
| Eğer “Ergenekon” denen faşist bir örgüt gerçekten varsa, tam da bu tür örgütlerin istediği ortamdır demagojinin gürültüsüyle gerçeğin sessizliğe boğulması. | |||
|
|
|||
Gün Zileli |
|||
|
|
|||
|
|
özellikle de İP’in psikolojik savaş aygıtında, haber üretme merkezlerinde uzun yıllar görev yapmış insanlarla sınırlandırılması, bu saldırının ardında gerçekten de Fettullahçı denen kesimin bulunduğu ve operasyonun, bu kesimin “intikam” eylemi olduğu kanısını güçlendiriyor. |
|
12 Eylül döneminde, arandığım sıralarda, TRT’de (o zamanlar özel televizyon kanalları yoktu zaten) Thomas More’un yaşamını anlatan bir film seyretmiştim. O dönemler, av hayvanları gibi kaçmak zorunda kaldığımdan, sonunda suçlanarak idam edilen Thomas More’un yaşamını anlatan bu film beni fazlasıyla etkilemişti. Hükümet başkanıyken, tamamen haksız bir suçlamayla ve yardımcısı avukatın ihbarlarıyla idama mahkûm edilen Thomas More’un, filmin sonunda baltanın altına yatarken, sakalını baltaya gelmeyecek şekilde toplayıp, “onun da benimle birlikte suçsuz yere kesilmesini istemem” demesi çok dramatikti. |
|
|
|||
|
Ama filmin esas mesajı daha da önemliydi.
Thomas More’un karısı, More’un yardımcısı
avukatın kendisini ihbar ettiğini söyler kocasına. “O
seni tutuklatmadan, sen onu tutuklat” der. Thomas More şöyle yanıt
verir: “O zaman ondan ne farkım kalır? Sırf kendimi
kurtarmak için suçu ispatlanmamış ve ispatlanmayacak bir insanı
tutuklatarak gerçekten suç işlemiş olurum.” Günümüzde
kaldı mı böyle bir erdem? Sanırım, Diyojen gibi
fenerle yollara düşmek gerekiyor. Geçen
gün, Sabah gazetesinde, Ertuğrul
Kürkçü’nün, “Hatırla Sevgilim” dizisiyle ilgili bir röportajını
okudum. “Ergenekon” ve Doğu Perinçek’le ilgili bir soruya aşağı
yukarı şöyle yanıt veriyordu: “Bir insan, suçluluğu
kanıtlanmadıkça suçsuzdur.” Günümüzdeki haçlı seferi
havasına hiç de uygun düşmeyen ve karanlıklara kovalanan akılla
vicdanın sesiydi bu. Engizisyon mantığına göre, suçlayanın
suçu değil, suçlananın suçsuzluğunu ispatlaması
istenir. Hayatım
boyunca, suçlayanların karşısında insanların “suçlu”
olmadıklarını ispatlamak zorunda bırakıldığı
çok sayıda duruma tanık oldum ya da bizzat tanık olmasam da
böylesine bir mantığın çok sayıda örneğini
okudum ya da duydum. 1962 yılında Kabataş lisesinde okurken,
Palandöken adlı fizik hocamıza, sınıfta birisi,
lastikle bilye gibi sıkıştırılmış kağıttan
bir “mermi” fırlatmıştı. Müdür muavini “Boş
tencere”, sınıfa gelip, “aranızdaki suçluyu bulun, yoksa
tüm sınıf disipline gidecek” demişti. Sınıf mümessili
ve birkaç yardakçısı, “suçluyu” bulmak için seferber olmuş
ve sonunda, fırlatılan kağıt “mermi”nin Beykoz
futbol takımının santrforu Ekerbiçer’in bizim sınıftaki
ikizlerinden birinin defterinden kopartılan bir sayfadan imal edildiğini
keşfetmişlerdi. İkizler yanımda oturuyordu,
“mermi”nin onlar tarafından atılmadığına
emindim. Parmağımı kaldırıp “Boş
tencere”ye bunu ifade ettim. Cevabı şu oldu: “Demek sen de
onlarla birlikteydin. Gel bakalım sen de yukarı.” Şimdi
benim de suçsuzluğumu ispatlamam gerekiyordu. Demokrat
Parti liderlerinin yargılandığı 1961 yılında
henüz çocuklukla gençlik arasında bir yaştaydım. Ağabeyimle
birlikte, her akşam Yassıada duruşmalarını izlerdik.
DP yöneticileriyle ilgili olarak kulağımıza çok sayıda
suçlama da çalınırdı çevremizde. Geleneksel olarak
CHP’li bir çevrede yaşıyor olmamız bu suçlama ve söylentilere
daha kolay inanmamıza yol açardı. “Bebek” davaları,
devlet kasasında saklanan “kadın külotları” ya da 27 Mayıs’tan
önce öldürülen gençlerin kıyma makinelerinde kıyma haline
getirildiği gibi şeyler... Bunların hepsi değil ama bir
kısmı Yassıada mahkemelerinde de “suç” olarak ileri sürüldü.
O gürültü patırtı içinde suçlananların seslerini
duyurmaları pek mümkün değildi. Zaten, özellikle siyasi
davalarda bir tarafın sesi fazlasıyla gür çıkıyor, suçlananların
sesi boğuluyorsa, duruma kuşkuyla bakmak gerekir. 12
Mart dönemindeki “suçlusun, eğer değilsen ispatla” mantığının
doğrudan muhatabıydım. Dev-Genç yöneticiliği yaptığım
için savcı, diğer arkadaşlarla birlikte benim de idamımı
istemişti. 146. Madde, “anayasayı ortadan kaldırmak” suçunu
içeriyordu ve cezası idamdı. Hadi gelin de anayasayı ortadan
kaldırmak gibi bir “suçu” işlemediğinizi ispatlayın
bakalım! Savcıların ise, böyle bir “suçu” ispatlamak için
kendilerini fazla yorduklarına tanık olmadım. “Suçlandıysan
suçsuzluğunu ispatla” mantığının bile yerini,
“devletin polisi tarafından suçlanan otomatikman suçludur” mantığına
bıraktığı durumlar da yaşandı geçmişte.
Bu mantık, özellikle 1930’lu yıllarda, Sovyetler Birliği’ndeki
büyük temizlikler sırasında uygulandı. Sovyet gizli polisi
birisini tutuklamışsa o kişi otomatikman suçluydu. Üstelik,
suçsuzluğunu ispatlamaya kalkmak da ayrı bir suçtu. Suçlananlar,
suçlayana “yardımcı” olacak itiraflarda bulunmak zorundaydılar.
Ancak bu “yardımı” kabul ettikleri zaman mahkemelere çıkıp
haklarında verilecek idam hükümlerini dinleme “hak”kına
sahip olabilmekteydiler. Bunu kabul etmeyenler, yargılamasız ölüme
gönderilmişlerdir. Son
günlerdeki “Ergenekon” davasına ilişkin suçlama ve
uygulamalar, öte yandan medyaya yansıyanlar, bu davanın siyasi
bir “fabrikasyon” olduğu kanısını gittikçe daha
fazla güçlendirmeye başladı bende. İP’in faşist,
nasyonal sosyalist bir partiye dönüştüğü tanısını,
bundan on yıl kadar önce ilk yapanlardan biriyim. Ama bu bir suçlama
değil, sadece ideolojik ve siyasi bir tanımlamadan ibaretti. Bu
tanımlamayı yapmakla birlikte, yakın çevremde, bu
Parti’nin ve mensuplarının şimdiye kadar herhangi bir
“terör” eylemine ya da planlanmış bir suikasta giriştiğine
tanık olmadığımı da belirttiğim çok olmuştur.
“Fabrikasyon”
kanım nereden kaynaklanıyor? Birincisi, eğer gerçekten böyle
bir çete varsa, bunun yukarılarda çok daha derin ve güçlü kökleri
ve kolları olduğu açıktır. Nitekim, Susurluk sırasında
adı birçok olayda geçen Veli Küçük’e yakın zamana kadar
dokunulamaması bunun göstergelerinden biridir. Anlaşılıyor
ki, Veli Küçük’ü bugüne kadar koruyan yukarıdaki dostları,
bugün tutumlarını değiştirmişlerdir. Son
operasyonlar, polisin ve savcıların bu kökleri pek araştırmak
niyetinde olmadıklarını, tersine üstünü örtüp belli sınırlar
içinde tutmaya çalıştıklarını düşündürüyor.
İkincisi, operasyonun bugünkü aşamasının İP’le,
özellikle de İP’in psikolojik savaş aygıtında, haber
üretme merkezlerinde uzun yıllar görev yapmış insanlarla sınırlandırılması,
bu saldırının ardında gerçekten de Fettullahçı
denen kesimin bulunduğu ve operasyonun, bu kesimin “intikam” eylemi
olduğu kanısını güçlendiriyor. Üçüncüsü, Radikal
gibi, yazdıkları ciddiye alınabilecekmiş gibi görünen
medya organlarının bile kafa karıştırıcı
iddiaları pek matah ve önemli delillermiş gibi sunması, bir
haçlı seferi karşısında bulunduğumuz düşüncesiyle
irkilmemize yol açıyor. Örneğin son günlerde okuduğum
birkaç habere değineyim. Ulusal Kanal’ın bir katı olduğu
gibi arşiv haline getirilmiş meğer. Allah Allah! Bir medya
organının, TV kanalının ya da dergi ve gazetenin bir katını
arşiv haline getirmesinden daha doğal ne olabilir ki? Öte yandan,
Aydınlık muhabirlerinden bilmem kimin evrakları arasında
Danıştay’ın krokisi bulunmuş. Oysa, Danıştay
cinayetini araştıran bir gazeteci, olayın nasıl cereyan
ettiğini anlayabilmek için böyle bir kroki çizebilir ve bunu
evrakları arasında bulundurabilir pekâla. Öte yandan bu kişinin
söz konusu krokiyi yok etmemesi iyice dikkat çekiciymiş. Tam tersine
bu, sanığın lehinde bir kanıt olabilir. Eğer
cinayette dahil olsaydı, söz konusu krokiyi anında yok ederdi vb.
İP
konusundaki tutumumun herkes tarafından bilindiğini sanıyorum.
Benim üzerinde durduğum, mücadelenin, ideolojik ve siyasi zeminden,
üstelik de inandırıcı olmayan suçlamalarla cezai zemine
kaydırılmasıdır. Bu tür zeminlerde ezilenlerin ve gerçeklerin
değil, polislerin, savcıların ve şarlatanların sesi
daha gür çıkar. Eğer “Ergenekon” denen faşist bir örgüt
gerçekten varsa, tam da bu tür örgütlerin istediği ortamdır
demagojinin gürültüsüyle gerçeğin sessizliğe boğulması.
|
|||