Çifte Sürgün -2

21.10.2007, xelkedondurma.com

 

Gün Zileli

zileligun@hotmail.com

 

Çifte Sürgün ve “İnkarın İnkarı”
Bir de Asuriler Vardı

1980‘li yıllardaki okumalarım sırasında, Stalin’in Kırım Tatarlarını, NAZİ’lerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle, neredeyse son ferdine varıncaya kadar Sibirya’ya sürgüne yolladığını okumuş, öğrenmiştim. Kendi iktidar partisinin üyelerine bunca zulmü yapan bir rejimin, sınırları içinde yaşayan halkları da süreceğinden, sanayileşmenin ilkel sermaye birikimini sağlamak için köle gibi çalıştıracağından hiçbir kuşkum yoktu gerçi, ama insan bunun somut kanıtlarıyla karşılaşınca yine de irkilmekten kendini alamıyor.  

 

Kitap, Asurilerin, 1915 yılında Osmanlı topraklarından, 1949‘da da Sovyetler Birliği’nin Azerbeycan bölgesinden Sibirya’ya çifte sürgününü anlatmaktaydı. Bu kitabı, kitapçıların „çok satanlar“ bölümünde bulamazsınız; hatta kitapçılarda bulabilmek için epey dolaşmanız gerekebilir; gazetelerin kitap eklerinde de fazla sözünün edildiğini sanmıyorum.

Hayır, bu seferki, Kırım Tatarlarının sürgününe ilişkin bir kanıt değildi. Çok kısa süre önce, İstanbul’da dolaşırken, tesadüfen bizim eski Yaba yayınlarına rastladım. Yaba Yayınlarını sürdüren Aydın Doğan’la tesadüfen karşılaşmamız başlı başına ilginç bir öyküdür ya, ona burada girmeyeyim. Aydın Doğan beni ve yanımdaki arkadaşımı içeriye davet etti. Bildiğimiz Yayınevlerinin havasından uzak bir yerdi. Her taraf eski ve yeni kitaplarla doluydu. Karşımdaki, medya patronu Aydın Doğan değil, Yaba Yayınlarını her türlü zorluğa rağmen otuz yıldır inatla sürdüren gerçek bir yayın ve edebiyat emekçisiydi: sermayedar Aydın Doğan’ın tersine, yayın emekçisi Aydın Doğan. Hoş beşten sonra Aydın Doğan, daha çok Anadolu halklarına ilişkin yaptığı bir diziden kitaplar verdi bana. Hepsi ilginçti, ama özellikle Asuriler üzerine olanı ilgimi çekti (Dr. Eliya Vartanov, Sibirya Sürgünü Asurilerin Anıları (1949-1956), Çev: H. Topuzoğlu, Yaba, 2005). Kitap, Asurilerin, 1915 yılında Osmanlı topraklarından, 1949‘da da Sovyetler Birliği’nin Azerbeycan bölgesinden Sibirya’ya çifte sürgününü anlatmaktaydı. Bu kitabı, kitapçıların „çok satanlar“ bölümünde bulamazsınız; hatta kitapçılarda bulabilmek için epey dolaşmanız gerekebilir; gazetelerin kitap eklerinde de fazla sözünün edildiğini sanmıyorum. Yani sürgün Asurilerin benzeri kayıp bir kitaptır bu.  

İsterseniz şimdi, kendisi de bir Asuri sürgün ailesinin üyesi olan ve 1949 sürgününü beş yaşında bir çocuk olarak yaşayan Dr. Eliya Vartanov’un yazdıklarına kulak verelim ve şu anlı şanlı devletlerin bu mazlum halka (şu işe bakın ki, „mazlum uluslar“ edebiyatını da en çok bu devletler yapmışlardır) neler yaptıklarını öğrenelim.

 

 

Cizre-Botan’da Bir Halk Yaşarmış...

 

Vartanov, kitabında, Asurilerin, 1915‘ten önce, yüzyıllardır Cizre-Botan yöresinde kendi halinde yaşayan bir halk olduğunu anlatmaktadır. „Onlar anayurtlarında çok mutluydular. Osmanlı topraklarındaki dağlarda yaşıyorlardı ve buraların esas yerlisi onlardı bir zamanlar. Yüzlerce yıldır koca dünyadan soyutlanmış bir şekilde yaşıyorlardı oralarda ve uygarlık onlara hiç ulaşmamıştı... Biz hâlâ hem Süryani, hem de Asuri olarak adlandırılırız. Hem eski Asur ülkesi, hem de eski Babil ülkesi uygarlıkları bizim geçmiş tarihimizi oluşturuyor.“ (s.29) „Yüksek dağlarda yaşadıklarından Botanlılara ulaşmak çok güç olmalıydı ki, Türk devletinin vergi memurları onları aramaya bile uğraşmazlardı... Botanlılar... zamanı güneşe ve yıldızlara bakarak anlıyorlardı... Çoğu Asuri, ev eşyası nedir bilmezdi. Yerlerde oturur ve yine yerlerde uyurlardı. Kulübenin ortasında açtıkları derin bir çukurda sürekli ateş yanardı ve buraya tanura (tandır) derlerdi.“ (s.29)

 

Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlıdan Kaçış

 

„Birinci Dünya Savaşı başladıktan birkaç ay sonra, Rusya ve İngiltere’nin resmi yetkililerinin etkisinde kalan Patrik Mar Binyamin Samcun, danışmanlarıyla görüştükten sonra Asurilere Türkiye’ye karşı ayaklanmaları emrini verdi... Türk hükümetinin bu ayaklanmaya karşı tepkisi korkunç oldu... Türk otoriteleri kendi birliklerine ve Kürt eşkiyalarına, Asurilerin yaşadıkları yerlerde katledilmeleri emrini verdi... tüm genç kadın ve küçük kızlara tecavüz edip, Asurilerin birçoğunu türlü işkencelerle öldürdüler.“ (s.48)

 

„Böylece Asurilerin göçü başlamıştı. Kapkaranlık bir geceydi. Korku ve gerilim insanları olabildiğince hızlı ve çabuk bir şekilde oralardan uzaklaşmaya yöneltti. Borb, Sawata, Ruma köylüleri, 1200-1400 kadar insan, bu eşi görülmemiş gece yürüyüşüne katılmıştı. Bu büyük yürüyüşümüzü yapan insanlar, yaşlılar, hamile kadınlar, annelerinin eteklerine tutunarak koşuşturan minicik çocuklardan oluşuyordu.“ (s.51) „Asuriler kuzeye, Rus sınırına doğru yol almaya başladılar, ama daha Türk topraklarından çıkmamışlardı. Durmak ölüm, yürümek, yola devam etmek yaşamak, hayatta kalmaktı onlar için... Yollarına devam ederken Türklerin yaşadığı büyük kasabalardan uzakta olmaya çalışıyorlardı ve Bitlis’i geçtikten sonra Van’ı ve Van Gölünü arkalarında bırakmaya başladılar. Başlangıçtaki gruba durmadan yeni göçebeler katılıyor ve bu kilometrelerce uzayan görülmemiş insan seli Rusya’ya doğru yol alıyordu.“ (s.52)

 

„Kasım (1915) ayı ile birlikte yirmi bin kadar adam, kadın ve çocuk Salamaz ve Urmiye... topraklarına vardılar. Bunu izleyen üç yıl boyunca Asuriler büyük sıkıntılar yaşadılar.“ (s.53) „Birinci Dünya Savaşının sonuçları Asuriler için korkunçtur: Bir buçuk milyondan fazla insan öldü. Asuri halkının büyük bölümü yok edildi; geride kalanlar dünyanın çeşitli ülkelerine dağıldılar. Eskiden Asurilerin bir Hakkari dağı ve dağ köyleri vardı, şimdi o da yok.“ (s.74)

 

 

Rusya ve Sovyetler Birliği’nde Yaşam

 

Rusya’ya kaçan Asurilerin çoğu, Ermenistan, Gürcistan ve Azerbeycan’a yerleşirler, bunun sebebi, buraların ikliminin, terk ettikleri ülkenin iklimine benzemesidir (s.78). Botan’dan gelen Asuriler, Bakû’nun üç yüz mil kuzeyinde bulunan Akstafa kasabasına bağlı bazı Azeri köylerine yerleşirler. Vartanov‘un ailesi Grinfeld köyüne yerleşir. Bu köyün sakinleri, Alman ve Azerilerden oluşmaktadır. Toprak sahibi Almanlar, Asurilere topraklarında iş verirler (s.78)

 

Derken 1917 Devrimi olur ve iç savaş başlar. Vartanov’un ailesinin de içinde bulunduğu Asuriler, Batum’dan Azerbeycan’ın içlerine ilerleyen Türk birliklerinin ve hareketlenen Müslüman Azerilerin karşısında kendilerini güvenlikte hissetmezler ve Gürcistan’ın Tiflis kentine kaçarlar (s.83-84). Asuri göçmenler üç yıldan fazla bir süre (1918-1921) Vladikafkaslar’da yaşarlar, bu sürenin sonunda yeniden Azerbeycan’daki köylerine dönerler (s.85).

 

1920‘lerin sonlarına doğru kollektifleştirme hareketi başlar. Toprak sahibi Almanların toprakları kamulaştırılır ve köylüler kolhoz işçisi haline getirilir: „Geceleri NKVD’ye ait siyah arabalar sessizce gelir, şu ya da bu evin önünde durur, sonra da eski toprak sahibi Almanlar tutuklanırmış; bir daha da onları gören olmazmış.“ (s.87) „Grinfeld’da yaşayan Almanlara son ve en sert darbe 1940 yılında indirilmiş. O zamana kadar büyük toprak sahibi Alman kalmamış tabii; bereket versin ki, çoğu tutuklanmaktan ya da sürgüne gönderilmekten kurtulmuş; kolhoza ait tarlalarda çeşitli işler yaparak yaşamlarını sürdürür ve mutlak Sovyet yasalarına uyarlarmış. Ne de olsa onlar da artık sıradan köylülermiş. Yine de köyümüze askerlerle dolu kamyonlar gelmiş ve istisnasız bütün Almanları alıp bilinmeyen bir yere götürmüşler.“ (s.88)

 

Eugenia Ginzburg da, Anaforun İçinde’de, aynı dönemde, siyasi mahkûmların arasından soyadı Alman vurgusu verenlerin nasıl ayıklanıp, ölümün kaçınılmaz olduğu Altın madenlerine sürüldüklerini ve diğer mahkûmlardan bile daha kötü bir muameleye tabi tutulduklarını anlatır.

 

1937 yılındaki genel temizlik hareketinden Asuri entellektüelleri de kendilerine düşen payı alırlar. Asuri dernekleri kapatılır. Asuri yazar Dr. Faridun Aturaya tutuklanıp NKVD tarafından kurşuna dizilir. Asuri dergilerinin yaşamına son verilir. Asuri entellektüelleri, Türk casusu olmakla suçlanır. Bu dönemde yalnızca Leningrad’da iki yüzün üstünde eğitimli Asuri, toplama kamplarına gönderilir. (s.94)

 

 

Ve 1949- „Bizi Bir Gece Götürmeye Geldiler“

 

„Gecenin bir yarısı, penceremize aniden sert bir şekilde... vurulduğunu duyduk. Ablam Marta perdeyi araladı ve ardından irkilerek, ‚anne anne‘ diye bağırdı, ‚sokakta askerler var...‘ „ (s.17)

 

Vartanov’un, 13 Haziran 1949‘da başlayan Süryani sürgününe ilişkin anlatımı böyle başlıyor. İçeri silahlı askerler ve bir subay girer. Vartanov ailesine derhal hazırlanmalarını bildirir. „Çocuklar çığlık atıyor, sürekli ağlıyorlardı. Subay bir taraftan bağırırken, kadınlar feryat ediyorlardı...“ (s.18)

 

Bir süre sonra bütün köyün uyandırılıp meydanda toplandığını görürler. Bindirildikleri kamyonlar bilinmeyen bir yöne doğru hareket eder. „70-75 kamyondan oluşan bir kervan yolda uzun bir zincir oluşturmuştu. Nereye gidiliyordu? Kimse yanıtı bilmiyordu ve bu talihsiz insanlar bunu öğrenmek için çok şeylerini vermeye hazırdılar.“ (s.21)

Kamyonlar Ahıskafa istasyonuna gelir ve sürgünler orada bekleyen yük vagonlarına doldurulur. „Kentte aynı gece içinde, Rum ve Yezidi halkının birçoğunun da aynı sonu bilinmeyen yolculuğa çıkarıldığı söylentisi yayılmıştı.“ (s.27) „Vagonlarımız tüm vagonlarda olduğu gibi tıklım tıklımdı. Yüzden fazla insanın bir vagona tıkılıp böyle birbirlerinin üzerine yığılarak yolculuk edebileceğini kimse hayal edemez.“ (s.35-36) (Karşılaştırmak için bkz: Jorge Semprun’un, Fransa’daki tutukluların NAZİ’ler tarafından yük vagonlarıyla Almanya’daki toplama kamplarına sevk edilişini anlatan Büyük Yolculuk (çev: Nedim Gürsel, Can Yayınları) romanı.

 

Sürgünler Sibirya’ya götürülmektedirler. Burada Asurilerin yüzlerine karşı nihayet „suç“larının ne olduğu söylenir: Bu, Asurilerin, Türkiye, İran ve İngiltere’nin istihbarat servisleri hesabına casusluk yaptıkları suçlamasıdır. Bu „suç“un karşılığı, Sibirya’da „özel yerleşim“e tabi tutulmaktır. „Özel yerleşim“in anlamı, bir esir olarak çalışma kampı düzeni içinde ölesiye çalıştırılmaktır. Cezanın süresi: Ömür boyu. (s.31)

 

 

Asuri ya da Sibirya Türkü!

 

Artık Asurilerin birbirlerinden ayrılması zamanı gelmiştir. Her biri bir başka yere gönderilmektedir. Bir daha birbirlerini belki hiç görmeyeceklerdir.

 

„Ailem ve iki yüz kadar Asuri kırk mil uzaklıktaki Porotaykovo denen bölgeye gitmek için ayrıldı. Atlar çok yavaş gidiyordu ve patika oldukça kötüydü. Aslında ormana giden dar bir koridordan geçiyor gibiydik... Sürücümüz aniden bize dönüp, ‚sakın karamsarlığa kapılmayın. Olacakların önüne geçemezsiniz, anladınız mı beni?‘ dedi. ‚Duyduğum kadarıyla buralara daha birçok Türk getirilecekmiş. Siz gelen ilk grupsunuz.‘ Bu bakışa göre biz Asuriler Sibirya’da Türk olarak tanınıyorduk.“ (s.44)

 

Şu kadere bakın!

 

 

Esir Emeği

 

Çalışacakları kolhoza vardıklarında, sürgünlerin Krasnoşapka (Kırmızı Şapka) adını verdikleri, bölgeden sorumlu yüzbaşı onlara şunları söyler: „Özel bölgenin sakinleri, biliyorsunuz ki, şu an sizler burada birer sürgün olarak bulunmaktasınız. Çünkü sizler Sovyet halkının düşmanları ve Türkler adına çalışan casuslarsınız... On beş yaşının üstündeki her sürgün her gün 19.00 ile 20.00 arasında komutanlık bürosuna gelip çalışanlar listesindeki adının karşısına imza atmak zorundadır; ikincisi, izin almaksızın Porotaykovo’nun dışına dokuz milden daha fazla çıkmak yasaktır; üçüncü ve son olarak, tüm kolhoz işlerini, her türlü koşulda, tam olarak ve tartışmaksızın yapmak zorundasınız.“ (s.55)

 

„Kolhoz işleri şafakla başlayıp akşam geç vakit sona eriyordu. Bir çeşit kölelikti bu... Kumandan ve sözcülerden başka dört tane de kâhya vardı başımızda... Sabahın erken saatlerinde kâhyalar atlarıyla dolaşır ve günlük işleri dağıtırlardı. Bizim kâhya Varakin, barınak olarak kullandığımız kolhoz ambarının önüne gelir, atından inmeden pencereye kamçısıyla vurarak, „Hey Vartanov (babam), otları ve kurumuş ağaç köklerini sökeceksin... Hey Vartanova (annem), sen de tarlaya“ diye bağırırdı.“ (s.56) „Disiplinsizlik yapan sürgünlere verilen çeşitli cezalar vardı. Bu cezaların en basitlerinden biri, suçlanan aileyi bir lokma undan mahrum bırakarak bir ay boyunca ekmeksizliğe mahkûm etmekti. Sibirya’da her aile kendi ekmeğini kendi pişirirdi.“ (s.56) „İlk beş ay, farelerin işgal ettiği ahırlarda barınmıştık... İlk zamanlar yiyeceklerimizi kolhozların mutfağından sağlıyorduk; yani iğrenç mercimek çorbaları içiyor, iğrenç patatesler yiyiyorduk; ne et ne de sebze vardı, ekmeğimiz sınırlıydı. Bezelye unundan yapılan ekmekler özellikle çocuklarda mide ağrılarına neden oluyordu.“ (s.57)

Vartanov’un iki ablası Eliza ve Marta, soğuğa ve çetin koşullara dayanamazlar ve birer ay arayla zatürreeden ölürler (s.61-62). „İnsanlar ölüyordu... İnsanlar savaş yüzünden, düşman saldırısından değil, sistematik olarak, kendi otoritelerimizin politikalarının çirkinliği yüzünden ölüyorlardı.“ (s.64)

 

 

Ve Dönüş...

 

Kruşçev’in 20. Parti kongresinde gizli raporunu okumasından ve de-Stalinizasyon politikasının başlatılmasından sonra, Asurilere de geri dönüş yolu açılır. Tarih, 12 Kasım 1956‘dır.

 

„Nihayet köyümüze geldik. Orada bizi bekleyen ya da karşılayan yoktu. Asuriler yedi yıl önce terk ettikleri evlerini buldular. İçlerini giremedikleri bu evlere yaşlı gözlerle bakıyorlardı, çünkü evleri başkaları, çoğunlukla da Azeri milliyetçiler tarafından işgal edilmişti... Evsiz kalmıştık. Yerli halktan bazı insanlar acıdıkları için Asuri ailelerden bir bölümünün geçici olarak ambarlarda yaşamasına izin verdiler.“ (s.144)

 

Asuriler, kendilerine yapılan haksızlığın teslim edilmesi ve evlerinin geri verilmesi için, aralarında para toplayarak bir heyeti Moskova’ya gönderirler. Bir ay Moskova’da kalan heyet hiçbir sonuç alamadan geri döner. Bunun üzerine Asuriler, Gürcistan’ın Tiflis kentinden 20 mil uzaklıktaki bir köye göç etmeye karar verirler.

 

„Artık öykümün sonuna geldim... Şimdi yaşadığımız evin oturma odasının duvarında asılı, çerçevelenmiş iki fotoğraf var; on sekiz ve on altı yaşlarında Sibirya’da sürgündeyken yitirdiğimiz kız kardeşlerim Marta ve Eliza’nın fotoğrafları. Çocuk gözleriyle bana bakıyorlar, bakışları içime işliyor ve sanki bir şey söylemek istiyorlar: ‚bizi unutma...‘ „ (s.146)

 

                       ***

 

Benim yazım da burada sona eriyor. Bitirirken, tek bir noktaya vurgu yapmak istiyorum: Yarım yüzyıl içinde Türk ve Rus devletlerinin çifte sürgününe uğrayan Asurilerin bu hüzünlü öyküsünü okuduktan sonra, çeyrek yüzyıl önce, Stalinizmi eleştirenlere, „size şanzımanı dağıttırmam“ diye bağıranların, bugün „Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır“ diye ortalıkta dolaşıp Talat Paşa komiteleri kurmaları ve diyalektiğin garip bir cilvesiyle „inkarın inkarına” başvurmaları, Stalinizmin varacağı noktanın güzel (ya da çirkin) bir örneği değil midir?

 
 

Bigire