|
Kapitalizme Barbar Kanı!!! |
|||
|
|
|||
| İşçi sınıfının kurtuluşu mu? Onların bayraklarında hâlâ Marx’ın şu ünlü sözü yazılı: „İşçi sınıfının kurtuluşu ancak kendi eseri olabilir.“ | |||
|
|
|||
Gün Zileli |
|||
|
|
|||
|
19.04.2008,
info@xelkedondurma.com |
|||
|
|
|||
|
|
Yüz yıllık reel komünizmin, sonuç olarak kapitalizmin barbar kanı rolünü oynadığını ve hâlâ oynamakta olduğunu söyleyebiliriz. |
|
Özgür Üniversite Sitesinde, Celal Sancar’ın “İnsan Manzaraları” başlıklı, güzel bir “dünya turu” yazısı yer alıyor. “Maoculardan demokrasi ve kapitalizm sözü“ ara başlığı altında, Nepal’deki son durum şöyle özetleniyor: „Nepal'de, Maocularla barış anlaşması yapılmasından sonra düzenlenen ve monarşiyi sona erdirecek tarihi kurucu meclis seçimlerinde Maocular büyük farkla önde gidiyor. Seçim Komisyonu, Perşembe günü yapılan seçimlerde Maocuların ... 160 sandalyenin yarısından fazlasını kazandığını, sayım yapılan çoğu bölgede de önde gittiğini duyurdu... ABD tarafından hâlâ terörist örgüt olarak kabul edilen Maocular, 601 üyeli kurucu mecliste açık çoğunluğu sağlayacaklarını söylüyorlar. Maocular 2006 yılında 10 yıllık isyan hareketine son verdikten sonra siyasi sürece dahil olmuşlardı... İlk sonuçların açıklanması ardından taraftarları kutlamalar düzenlerken, Praçanda adıyla tanınan liderleri sonucun bir zafer olduğunu ifade etti; barış süreci ve çok partili demokrasiye bağlı olduklarını söyledi. Partinin Başkan Yardımcısı Baburam Battaray ise BBC'ye verdiği mülakatta üç haftaya kadar monarşiyi kaldıracaklarını, sonra da kraliyet sarayını kamulaştıracaklarını belirtti. |
|
|
Battaray ekonomide ise kapitalizmin devam edeceğini ve ancak ‚tam bir kapitalist temel kurulduktan sonra sosyal anlamda bir şeyler yapılabileceğini‘ kaydetti. Mao, Stalin, Lenin, Marx ve Engels'in resimlerinin bulunduğu bir posterin önünde konuşan Doktor Battaray, partisinin ‚geçmiş kuşakların hatalarından ders almak istediğini‘ söyledi. Maocu yetkili ayrıca meclise kadınlar, alt kastın üyeleri ve farklı etnik kökenlerden gelenler gibi dezavantajlı toplulukları taşıyacaklarını belirtti...“
Battaray’ın,
bu konuşmayı, belirtilen lider resimlerinin önünde yapması
gerçekten anlamlıdır. O resimlerdeki liderlerin, bulutların
üstünden haleflerini iftiharla süzdüklerini tahayyül etmek zor değil.
Gelinen
bu son noktadan geriye doğru bir tarihsel yolculuk yapacak olursak, bugünkü
durumun hiç de şaşırtıcı olmadığını
görürüz. 1960‘lı
ve 70‘li yıllarda, Maocu Partiler, Mao Zedung öğretisinden
hareketle, Milli Demokratik Devrim şiarını yükseltmişlerdi.
Moskovacı partiler ise, bu konuda biraz daha geriden ve ihtiyatla
gelmekle birlikte, „ilerlemecilik“ adı altında benzeri bir „ulusal“
ve „demokratik“ programın savunucularıydılar. Neydi bu
Milli demokratik devrim ya da Ulusal demokrasi denen şey? „Geri kalmış“
ülkelerin burjuvazileri, toplumlarını gerekli kapitalizm aşamasına
ulaştıramıyor, sanayi ülkeleri haline getiremiyorlardı.
Burjuvazinin yerine getiremediği bu göreve, „işçi sınıfı
adına“ komünist partileri talip olmuşlardı. Bu partiler,
ülkelerini hızla ve disiplinli bir şekilde „kalkındırıp“
kapitalizm aşamasını tamamlayacaklardı ki, bundan sonra
işçi sınıfının tam kurtuluşu anlamına
gelen sosyalizm aşamasına geçilebilsin. Yani kısacası,
komünist partiler, burjuvazinin kapitalizmi geliştirme görevine talip
olmuşlardı. Bu bakımdan, bugünkü Nepal Komünistlerinin aldığı
tutum hiç de şaşırtıcı değildir. Kapitalizmin
geliştirilmesi görevini yerine getirecek Komünist Partisi parlamenter
yoldan iktidara gelebiliyorsa bunu neden reddetsin? Bugünkü
Çin’e baktığımız zaman, Mao’nun „milli demokratik
devrim“ stratejisinin, dünya koşullarına uygun olarak,
sadakatle uygulandığını görürüz. Mao, MDD ile, Çin’in,
Komünist Partisi’nin iktidarı altında
kapitalizm aşamasını gerçekleştirmesini öngörmüştü.
Çin, bugün kapitalizm yolunda dev adımlarla ilerliyor ve hızlı
bir kapitalistleşme programı uyguluyorsa, bunda Mao’nun
ilerlemeci ve aşamacı çizgisine aykırı bir şey
olduğu pek düşünülemez. Biraz
daha geriye gidelim. Lenin, Menşevikleri, burjuvazinin peşine takılmakla
eleştirmiş ve Bolşeviklerin tek başlarına iktidarı
ele geçirmelerinin mümkün ve gerekli olduğunu savunmuştu. Ama
temelde Lenin ve Troçki’yle Menşevikler arasında, uygulanacak
ekonomik ve sosyal program açısından büyük bir ayrılık
yoktu. Lenin ve Troçki de, Menşevikler gibi bir „burjuva demokratik“
aşama öngörüyorlardı. Aradaki fark, Menşevikler bu aşamanın
burjuvazinin önderliğinde yapılmasını savunurken, Lenin
ve Troçki’nin, bu aşamanın bir sosyalist devrimle „proletaryanın“
(yani Parti’nin) iktidarı ele geçirmesiyle gerçekleşeceğini
öngörmeleridir. Yani, özünde program yine „kapitalizm aşaması"dır.
Proletaryanın „kurtuluşu“ için bu aşamanın
tamamlanması zorunludur. Nitekim, Lenin iktidara gelir gelmez, bu
programı en sert bir biçimde uyguladı, Alman devlet kapitalizmine
övgüler düzdü, „kurtulacağı“ ileri sürülen proletaryayı
eskisinden de kötü fabrika köleleri haline getirdi. Proletarya, kurtulacağı
„sosyalizm“ aşamasına gelebilmek için, kapitalist ülkelerin
proletaryasından bile çok çalışmalı, bir iç sömürge
kölesi derekesine düşürülmeliydi! II.
Enternasyonal’deki tartışmalarda Bernstein, „kapitalist yolu
savunduğu“ gerekçesiyle günah keçisi haline getirilmiştir.
Oysa Bernstein, Marx ve Engels’in savunduklarından çok da farklı
bir şey savunmamıştır. Çünkü Marx ve Engels de, komünizmin
kurucu babaları olarak, üretici güçlerin geliştirilmesi
teorisine sıkı sıkı bağlıydılar ve bu
teoriyi ilk vazedenler de onlardır. Onlara göre, kapitalizm üretici güçleri
geliştirmekteydi, öyleyse Sosyal Demokrat Partilerin görevi,
kapitalist sistem içinde sıkı bir şekilde örgütlenmek ve
burjuvazinin kapitalizmi sonuna kadar geliştirmesini beklemekti. Ancak
bundan sonra Sosyal Demokratlar iktidara talip olacaklardı. Lenin
ve Troçki’nin orijinalliği, aynı kapitalizm aşamasının,
Komünistlerin iktidarı aracılığıyla gerçekleştirilmesini
teorize etmelerinden ibarettir. Yani,
yüz elli yıllık tarihe kuş bakışı baktığımızda,
ne Sosyal Demokrasi aşamasında, ne de Komünist Partiler aşamasında,
ortada öyle büyük „sapma“lar olmadığını görüyoruz.
Önce Sosyal Demokratlar, sonra da onların içinden çıkan Komünistler,
„işçi sınıfının kurtuluşu“ adına
kapitalizmi desteklemişler, hatta komünistler bununla da yetinmeyip büyük
bir sabırsızlıkla kapitalizmi geliştirme programının
uygulayıcısı olmuşlardır. Stalin’in 1930 hızlı
endüstrileşme programı, uygulanan bu programın zirve noktasını
oluşturur. Tabii,
bütün bu uygulamalar içinde sıra işçi sınıfının
kurtuluşuna bir türlü gelmemiştir. Gerçeklikte olan, köylülüğün
zorla yok edilip kalabalıklar halinde şehirlere sürülmesi, işçilerin
ise eski rejimlerden bile daha zorbaca ve disiplinli bir çalışmaya
tabi tutulup, ağır bir şekilde sömürülmesidir. Klasik
kapitalizm, bir yandan işçilerin mücadelesi, diğer yandan
Sovyetler Birliği ve Çin gibi alternatif kapitalist odakların
ortaya çıkması karşısında gerilemek, örneğin
ücret ve disiplinli çalışma konusunda oldukça önemli tavizler
vermek zorunda kalmıştır. Öte yandan, yeni yetişen kuşaklar,
toplumun belli bir refaha kavuştuğu koşullarda eskisi kadar
zorlu çalışmaya boyun eğmek istememişlerdir. Dolayısıyla,
sanayi devrimi döneminde sıkıştırılan vidalar, özellikle
2. Dünya savaşından sonra belli ölçüde gevşemiştir.
Bu da kapitalizmin birikimini azaltan bir etki yapmıştır.
İşte tam böyle bir ortamda Komünist Partiler kapitalizmin imdadına
yetişmiş, sıkı disiplin ve aşırı çalıştırma
yoluyla ona canlandırıcı bir barbar kanı katmışlardır.
Yüz
yıllık reel komünizmin, sonuç olarak kapitalizmin barbar kanı
rolünü oynadığını ve hâlâ oynamakta olduğunu söyleyebiliriz. İşçi
sınıfının kurtuluşu mu? Onların bayraklarında
hâlâ Marx’ın şu ünlü sözü yazılı: „İşçi
sınıfının kurtuluşu ancak kendi eseri olabilir.“ |
||
|
|
|||