İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Yusuf Alataşla Söyleşi
Aydın Yıldırım
yildirim_aydin@hotmail.com07.07.2005
Avrupa
Birliği sürecinde Türkiye`nin, Haziran ayından sonra, ikinci bir döneme
girdiğini belirten İnsan Hakları Derneği Genel
Başkanı Yusuf Alataş, yeniden tırmanan savaş
ortamının insan hakları ihlallerini
arttırdığına dikkat çekti. Bu süreçte bir süre önce
gerçekleştirilen reformların ardından duraksama dönemine
girildiğini belirten Alataş ,son dönemde yaşanan
gelişmelerden kaygı duyduklarını dile getirdi.
IHD Genel Başkanlığına geldiğiniz zamandan bugüne değin süren Türkiye`deki insan haklarına dair gelişmeleri anlatabilir misiniz?
IHD başkanlığına seçilmem Kasım ayı başına denk geldi. Ve 17 Aralık`ta da Türkiye`de Avrupa Birliği üyeliği konusunda,müzakerelerde tarih verilip verilmemesi tartışılıyordu. Doğrusu o zaman daha umutlu olduğumuz ve eksik ya da yanlış uygulamalar olsa da bir reform sürecinin devam ettiğini düşündüğümüz bir dönemdi.17 Aralık`a kadar ki dönem bir pozitif ve iyimserlik dönemi idi.
Her ne kadar 17 Aralık öncesinde bazı talihsizlikler, yanlışlar olduysa da, 17 Aralık sonrasında ki dönemde Türkiye`de ciddi bir şekilde milliyetçilik sapması gelişmeye başladı. Hem devletin çeşitli kademelerindeki söylemler, işte efendim neden AB yetkilileri sadece Diyarbakır`a gidiyorlar da Erzurum`a gitmiyorlar, Alevileri, Kürtleri nasıl azınlık sayarlar gibi milliyetçi kesimi kışkırtan,onlara tavizler veren söylemler geliştirildi, hem de bununla birlikte reform süreci dediğimiz bir dönemde önce bir yavaşlama sonra da duraksama gözlendi. Bu arada farklı şeyler de cereyan etti. Örneğin kadınlar günü dolayısıyla İstanbul`da yürüyüş yapan kadınlara polisin sert muamelesi, bayrak vesilesiyle yaratılan milliyetçi dalga, daha sonra Ermeni sorunun tartışılacağı konferansın iptaline yol açan, bizzat hükümetten gelen baskılar ve tehditler, Türkiye`nin yeni bir döneme girdiğini gösterdi bize.
Geçmişteki iyimserlik havasının yerini bu defa bizlerde geleceğe yönelik bir tedirginlik ve karamsarlık yaratan bir hava aldı. Nitekim bu Ceza Yasası, Ceza Yargılama Yasası ve Ceza İnfaz Yasası şeklindeki ceza hukuku ile ilgili 3 temel yasanın değiştirilmesine de damgasını vurdu bu gelişmeler.
Özellikle Ceza Yargılama Yasasında tanık lehine adil yargılama lehine yapılan, işkenceyi önlemeye yönelik değişiklik ve hükümler daha uygulanamadan değişiklikler yapıldı. Dolayısıyla Türkiye`de reformun bittiği bir noktaya gelindiği tartışılmaya başlandı.
Sizce bu yeni dönemin nedeni nedir?
Cok
farklı nedenleri var tabii, bunun Avrupadaki gelişmelerle
bağlantılı nedenleri var. Türk Amerikan elçiliklerinden
tutun da bölgesel sorunlara kadar. Özellikle Türkiye`nin Irak politikası
bu konuda oldukça belirleyici bir rol oynadı diyebiliriz. Hükümetin
geleneğinden, siyasal kültüründen gelen nedenler var.
Eski uygulamalara bakıldığında,daha önce yapılan uluslararası sözleşmelere imza atılıyor, taahhüt veriliyor, ancak uygulamada herhangi birşey değişmiyordu. Bu da yine aynı şekilde olacak diye düşünüldü. Fakat AB meselesi herhangi bir uluslararası sözleşme imzalamaya benzemiyordu. Avrupa diyordu ki; Benim belli değerlerim var, belli kurallarım var, biz bir aileyiz, aileye girmek istiyorsanız şunları şunları yapacaksınız.
Bunlar da yapıyor görünmenin yeterli olacağını düşünüyorlardı.. Yani; yasaları değiştiririz ama sistem değişmez. Uygulama büyük ölçüde eskisi gibi devam eder şeklinde birşey vardı. Fakat görüldü ki, bu iş böyle değil ve hükümet de, devlet de kendi yapabileceklerinin sınırına geldi dayandı. Çünkü ondan sonrası devletin kırmızı çizgileriyle ilgili idi.
Azınlık hakları, Kürt sorunu, Alevi, Kıbrıs, Ermeni sorunları bölgesel sorunlar, çoğulculuğu ve siyasal katılımı sağlayacak düzenlemeler, yani devletin bölünme paranoyası, katı bir devletçi laiklik anlayışı, bütün dünyanın Türkiye`ye düşman olduğu tezinden hareketle oluşturulan politik söylemler vs.
Bütün bunlar birleşince gelinen noktanın farkına vardılar. Artık kendi tabanlarından itirazlar yükselmeye başladı, denildi ki Bu AB süreci bize bir şey getirmeyecek, örneğin türban sorunun çözmüyor ama PKK`nin silahla alamadığını Avrupa yoluyla biz Kürtlere veriyoruz tezine ağırlık verdiler.
Belki şaşırtıcı ama böyle bir ikinci dönem, ikinci bir süreç içerisine girmiş olduk.
AB cephesinden bu süreç nasıl değerlendiriliyor,
Kısa bir süre önce oldukça iyi izlenimlere sahiptiler ,su an ki izlenimleri nedir?
AB ile ilişkileri iki cepheden almak lazım. Birincisi; Avrupa Birliği siyasal bir birlik. Dolayısıyla Türkiye ile ilişkilerde de siyasal yaklaşım belirleyici oluyor.17 Aralık öncesinde ve 17 Aralıktan kısa bir süre sonra ki dönemde Avrupa ,Türkiye`nin üyeliğini siyasal anlamda gerekli görüyordu.Türkiye`nin ABye üyeliğini kendi siyasal politikalarıyla uyuşan bir politika olduğunu düşünüyorlardı. Fakat tabandan kopuk oluşan bu anlayışın tabana anlatılamaması ve sadece Türkiye`yi bir güvenlik unsuru olarak gören ama gerçek anlamda Türkiye`yi Avrupa`ya dahil saymayan bir anlayışın da beyinlerinin altında saklı olması ortaya kendi açısından tutarsız bir durum çıkardı. Bir taraftan üyelik isteniyor ama bir taraftan da Türkiye`nin üyeliğinin Avrupa`da nasıl karşılanacağı kaygıları öne çıkmaya başladı. Öte yandan da kendi kamuoylarının yarattığı, özellikle Fransa ve Hollandadaki referandumlardan anlaşılacağı gibi, Türkiye`nin üyeliğine karşı oluşan bir karşıt havayı, sorunları ve durumu anlatıp ikna etmek yerine hükümetler onların etkisi altına girmeye başladı.
Etkisi altına girmeye başlayınca bu kez de Türkiyedeki gelişmeleri çok olumlu karşılayan çevreler bu defa daha ihtiyatlı bir dil kullanmayı öngördüler.
Türkiye`nin bu duraklama noktasına gelmiş olması da bu yaklaşıma zemin hazırladı. Sanki Türkiye ile Avrupa belli bir noktada buluştular. Türkiye`de tam üyelik perspektifinden oldukça uzaklaşmaya başladı. Tam üyeliğin kendisi için, kendi devlet ve kırmızı çizgileri için tehlikeli olacağı noktasına geldi.
Avrupa kendi halklarının baskısıyla daha önce de muhafazakar kesimlerin savunduğu özel statü meselesine diğerleri de sıcak bakmaya başladı. Yani iki taraf da bir parça birbirine yaklaştı gibi görünüyor.
Istatistiklerinize göre son dönemlerde insan haklari ihlallerinde belirgin bir artış gözleniyor.
Bu durumu nasıl yorumluyor sunuz?
Haziran`a kadar göreceli bir çatışmazlık dönemi yaşandı. 1999-2004 tarihleri arasındaki dönemde reformların çoğu gerçekleşmişti. Fakat sorunu yok sayıp, nasıl olsa biz bu işi hallettik, bu iş bitti anlayışıyla, köklü bir iç barışın sağlanması konusunda adım atılmayınca, Haziran`dan itibaren başlayan çatışmalar giderek daha da tırmanmaya başladı. Savaşın ve çatışmanın olduğu bir ortamda da insan haklariı ihlallerinin artmaması söz konusu olamaz. Devletin, bu güvenlik mi, özgürlük mü ? dayatmasınınn güvenliği haklı gösteren temelleri de oluşmaya başladı. Bunlar da eklenince Türkiyede insan hakları ihlallerinde geçmişe göre artış gözlenmeye başladı. Örneğin son bir ayda 70in üzerinde insan yaşamını yitirdi. Buna bağlı sorunlar da çıktı ortaya. Mesela cenazelerin verilmemesi, cenazelerin parçalanması, ailelere kötü muamele yapılması vs. Dolayisiyle toplumsal milliyetçilik temelindeki saldırganlık, en ufak bir hak arayışına bile tahammülü olmayan bir gergin hava sorunları da arttırdı tabii.
Devletin yürüttüğü askeri operasyonlar ve yoğun çatışmalar sürerken,
siz barış temelinde bir kampanya çalışması yürüttünüz.
Bu kampanyanın içeriğinden bahsedebilir misiniz?
Bugüne kadar sorunların savaş yoluyla çözülemeyeceğini, silah, şiddet ve savaşa karşı olduğumuzu söyledik hep. Buradaki tezimiz şuydu; iki taraf da, ne devlet ne de devlete karşı mücadele veren taraf, silaha başvurmamalıdır. Bu iş demokratik yöntemlerle çözülmelidir. Fakat anladık ki devletin silah dışında, öldürme dışında, yok etme dışında farklı demokratik bir planı yok. Nasil çözelim? şeklinde bir kaygısının olmadığı da anlaşılıyor.
Ancak bir taraftan da savaş devam ediyor ve insanlar ölüyor, sorunlar her geçen gün daha da büyüyor. O zaman dedik ki; biz, insan hakları örgütleri olarak, taraf olan devlet bu içi halletmek istemiyorsa, en azından biz karşı tarafa silahlarını bırakma çağrısında bulunalım. Bunun barışa katkısı olacağını düşündük. Bunu temel alan ama devlete de demokratik ve barışçıl adımlar atmasını öngören bir barış kampanyası başlattık. Bu çerçevede Kürt ve Türk aydınlarının bildiri yayınlamaları öngörüldü. Özel olarak IHD`nin önüne Aralık`a kadar sürekli barış temasını işleyen, bu konudaki toplumsal bilinci geliştirmeci, savaşın zararlarını anlatıcı, savaş ve çatışma ortamının toplumsal barışa ve insan hakların ortamına verdiği zararları anlatan bir program, bir plan üzerinde hazırlık yaptık. Bunun ilk adimi olarak 5 ilden Ankara`ya barış yürüyüşü yapıldı. Ankara Kızılay`da buluştuk ve bir yürüyüş gerçekleştirdik. Şu an yürüyüşlerimiz var ve daha yoğun bir şekilde eylemlerimiz devam edecek. Amacımız sürekli olarak barış olgusunu gündemde tutmak.
Aydınlarin girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizce böylesi bir girişim yeterli mi?
Aslında yeterli değil demek lüksümüz de yok pek, en azından aydınların bu işe bir el atması olmaları bile bir kazançtır bizim için. Nitekim o aydınların bildirisinde benim de imzam var.Yani tabii ki insan mükemmeli arzu eder ama mükemmel yapamıyorsanız da, hiç bir şey yapmamaktan daha iyidir. Hiç bir şey yapmamaktansa böylesi bir adım atmak da önemlidir.
Türkiye`nin artık bu gidişata sessiz kalma lüksü yok. Bu açıdan aydınların girişimi önemli bir girişimdir ve destekliyoruz.