‘1 milyon Ermeni, 30 bin katledildi’ sözlerinden dolayı yargılanan Yazar Orhan Pamuk şahsında,

301.maddeden yargılanan tüm düşünür ve yazarları,

düşünce ve ifade özgürlüğü adına destekliyorum...

 

 

 

Aydın Yıldırım

yildirim_aydin@hotmail.com

29.12.2005

   

Geçmiş Zaman Sırrı

 

Salonun orta yerine uzanan güneş ışığı havadaki ince toz kütlesini tüm çıplaklığı ile görünür kılarken, yaşlı kadın elindeki uzun oklava ile önündeki  yün yığını döverek inceltmeye çalışıyordu. Sert bir şekilde inen oklava, yukarı doğru havayı yırtarak kalkıyor, her iniş kalkışta farklı sesler çıkarıyordu. Sağa sola savrulanları toplamaya çalışan ihtiyar adamsa, ayıkladıklarını büyük çuvallara dolduruyor, sağ ayağıyla çuvalın içine bastırıyor, diğer yığınlar için yer yapıyordu.

 

Ağaç kapının çalındığını işitmediler önce, kapı daha hızlı vurulmaya başlayınca yaşlı adam:

- Aw derîye? Meze bike, hala kîya ew..!

Yaşlı kadın zorla doğrulup kapıya yöneldi, kapının eşiğinde duranı tanıyamamıştı, daha dikkatli baktı:

- Tu kîya kacika min? Mi tu Nosnakir!

Kapıdaki bir şeyler söylüyordu yaşlı kadına, ancak birbirlerini anlamıyorlardı. Ne olduğunu kestiremeyen yaşlı adam, elindeki çuvalı salonun orta yerindeki direğe dayayarak, merakla kapıya yöneldi.

- Burası Ciwi Oce`nin evi mi teyze?

Tam o sırada ihtiyar adam göründü kapıdan. Dünya güzeli, ay parçası bir kız duruyordu karşılarında. Tanıyamamıştı. Sesi de yabancıydı üstelik. Şaşkındı;

- Cin `misin Peri misin, kimsin kızım? Ne arıyorsun, kimi arıyorsun buralarda?

Gülerek;

- Ne cin, ne de periyim amca. Adım Altun, Ciwi Oce`yi arıyorum. Burası

onun evi mi?

- Aradığın kişi benim güzel kızım, burası da benim evim ama inan tanıyamadım seni. Gel, kapıda durma, içeri gel, belli ki uzaklardan geliyorsun.

 

İçeri geçerken, ortalığı kaplamış yün yığınları ilişir gözüne önce, toprağa sıvanmış kireçli duvarlar, salon ortasında, tüm evin ağırlığını üzerinde taşıdığı anlaşılan, kocaman kalın direk. Oturma odasına geçtiklerinde, kısa süreli, keskin bir koku hissetti önce. Duvarlar boyunca sıralanmış minder ve yün yastıkları, odayı kaplayacak şekilde  serilmiş, desenli kilimler, duvarlarda asılı figür dolu halılar dikkatini çekti.

- Otur kızım rahatına bak.!

Pek alışık değildi yerde oturmaya. Yumuşak minderler üzerine yerleşince ne kadar rahat olduğunu farketti. Sırtını yastıklara dayayıp ayaklarını uzattı. İhtiyar ev sahipleri merakla ona bakıyorlardı. Acaba ne diyecekti, kimdi, ne istiyordu, kimin nesiydi?

-  Açlığın var mı güzel kızım? Birşeyler hazırlayalım sana, belli ki uzun yoldan gelmişsin, yorgun ve açsındır..!

„Açlığım yok“ diyecek oldu ancak yoğun ısrarlara dayanamadı. İhtiyar kadın, bakır sürahideki soğuk, köpüklü ayranı bardağa doldurup, sürahiyle birlikte kızın önüne indirdi önce. İkinci bardağını bitirdiğinde yorgunluğunun

gittiğini, kendine geldiğini farketti. Olup biteni anlamaya çalışan ihtiyar kadin „ji Ma ro nonek çeka, amê birçîna“ sözünden sonra mutfak kısmına geçip birşeyler hazırlamaya koyuldu.

- Ee anlat bakalım, meraklandık şimdi. Kimsin, beni neden ararsın?

- Ben Garbis`in torunuyum…!

„Garbis?” diye tekrarladı ihtiyar ve kısa bir sessizlik sonrası.Şaşkınlıkla birlikte heyecan da yasıyordu şimdi. Meraki daha cok  artmıştı;

- Nasıl deden, nerede şimdi, sağlığı nasıl?

-  Dedem bundan 1 yıl önce Şam`da öldü.

Kısa bir sessizlik sonrası ihtiyar üzüntüyle:

- Toprağı bol olsun. İyi insandı, sizinkiler buralardan ayrıldıktan sonra bir daha haber alamadık. Demek Garbis`in torunusun? diye sordu yine düşünceli. Kız sadece başını sallamakla yetindi. Yüne bezenmiş yeleğinin küçük cebinden, cep saatini çıkarıp hüzünle baktı.

- Bu saati ekmeğimizi, yaşamımızı bölüşmenin hatırına deden vermişti bana..! Saati uzatıp kıza verirken;

- Çok zorluk çektiler,  çok..! İnsanin insana yapmayacağı şeyleri yaptılar onlara. elimiz kolumuz bağlı, göz yaşlarımız ve çaresizliğimizle kalakaldık ortada, yardım edemedik, güç yetiremedik kızım..!

-  Dedem de çok anlatırdı sizi. Onlar için yaptıklarınızı hiç unutmadılar.

- İyi insan her zaman iyidir kızım. İnsan özü değil,  insan nefsi kötüdür. İnsani kötü yapan nefistir. Buralardan ayrıldıktan sonra hiç haber alamaz olduk onlardan, ne oldu ne bitti anlat hele..!

- Pek fazla  birşey anlatmadılar bize, anlattılarsa da çok az..! Yaşanılanların anlatılamayacak kadar korkunç şeyler olduğunu, anlatmaya da dinlemeye de yürek dayanmayacağını söylüyorlardı. Küçüklüğümden beri bana hep sır gibi gelirdi bütün bunlar. Bu sırrı çözmek için uğraştım hep. Çözdükçe o sırrın bir parçası oldum sonra. Tek bildiğim, sağ kalanların Suriye`ye kadar gittikleri. Dedem, Şam da kalmış, geri dönmek istememiş hiç. Bir süre sonra babam Şam’dan gelip Antep`e yerleşti. Bize muhacir derdi oranın yerlileri. Dedemi görmeye Şam`a giderdim hep. Ölmeden önce bu köye, bu eve ve sana dair herşeyi anlattı bana ve seni bulup evinde, onun ve babamın doğduğu odada iki gün kalmamı vasiyet etti.

-  Bize mutluluk getirdin kızım, sevdiklerimizi yeniden getirdin bize, bu ev senin de evin sayılır, iki gün değil istediğin kadar kalabilirsin.

 

Az sonra da büyük bir leğen içerisine yerleştirilmiş, tereyağlı bulgur pilavı üzerine serpiştirilmiş tavuk eti, tabaklara yerleştirilmiş salata, taze yeşil soğan, kaymak tatlı yoğurt, açık saç ekmeği ve buz gibi köpüklü ayranla yaşlı kadın girer.

 

Farkında olmadan o kadar çok yemişti ki, aç olmadığını söylemiş olmanın utancını taşıyordu biraz. Yorgunluk ve yemeğin etkisiyle uyku basmıştı. İhtiyar  bu durumu farkederek;

-  Tu cîye kaçike weke, ê ki rokave. Ci li icî odê ya çûk bika.!

Yaşlı kadın salonun arka tarafında bulunan odadan, düzenli bir şekilde yan yana yerleştirilmiş, döşek ve yorganları çıkararak kendisine söylenen odaya serer. Kız uyurken yünle uğraşmayı bırakmış, sağı solu toplamışlardır biraz. Kızın uyanmasına sebep olacak gürültü yapmamaya özen gösteriyorlardı.

 

Günesin sıcağı geniş pencereden yüzüne vurunca gözlerini açtı. Öğle saatleri olduğunu farketmisti. 1.gün bitmişti. Kalkıp odayı incelemeye başladı, yerdeki kilimleri, duvara asılı fotoğrafları, duvar içine yerleştirilmiş, gömme dolapları, tahta kapı ve pencereleri, o kadar eski olmasına rağmen hala canlı ve sapasağlam görünüyorlardı. Dedesi ve babası burada doğmuşlardı, bu küçük odada. Garip bir hüzün kapladı içini. Bir süre sonra dışarı, evin toprak tabanlı terasına çıkıp çevreyi izlemeye koyuldu. Uzayıp giden sararmış tarlaları, köyün çevresini saran heybetli dağları, eteklerinde kurulu evleri, patika yolları ve yamaçlar boyu uzanan üzüm bağlarını..!

 

Aşağıdan onu gören ihtiyar gülerek;

- Günün aydınlık olsun Altun kızım, uyanmışsın. Nasıl uyudun, rahat ettin

mi bari?

- Rahat uyudum amca, sağ olun!

- Gel seninle köy çeşmesine gidelim, buz gibi suyla elini yüzünü yıkar açılırsın biraz..!

 

Yol boyunca, yukarılara, dağ eteklerine kurulu evlere bakıyordu, o kadar sarptı ki yollar, nasıl yasayabiliyorlardı buralarda, nasıl yasamışlardı?

- Sizinkilerle kaderimiz hemen hemen aynı kızım..! diye başladı sözüne. Gördüğün köy bir Kürt-Alevi köyüdür. Bu yörede bizim dışımızda olanlar bizlere Kızılbaş, ya da Aşiret derler. İnancımız, yaşantımız çok farklıdır. Bundan dolayı yüzyıllar boyunca katliam, talan ve sürgünlere maruz kaldık. En son sürgünümüz zalim Yavuz Selim`le Şahımız olan İsmail`in yaptığı Çaldıran Savaşı sonrasıymış. Bu zamanda on binlerce Kızılbaş kılıçtan geçirilmiş, yerlerinden yurtlarından edilmiş. Dedelerimizin anlattığına göre Horasan ve Tebriz’den yola çıkan kafileler Anadolu`ya yönelmişler, bir çoğu geçtikleri yerlerde katliamdan korunmak için kendilerini ve inançlarını saklamış. Ancak zalim Yavuz`un bize düşman ettiği, hain Îdrîs-î Bitlîsî önderliğindeki Şafii Kürtlerden yol boyunca nasibimizi almışız. Bir çoğu uzak yerlere dağılarak,kendilerine, korunaklı bölgeler aramış. Kimisi bazı dağlık yerler bulup yerleşmiş, kimisi de dağlık yerlerdeki Ermeni köylerine sığınmış. O zamanlar bizimkiler de birkaç aileyle birlikte buradakilere sığınmış. Onlarla içice yasayıp çoğalmışlar, ev-bark sahibi olmuşlar zamanla.

 

Çeşmeye geldiklerinde, gürül gürül akan buz gibi suyu avuçlarına doldurup yüzünü yıkadı. Çeşmenin yan tarafına oturduğunda ihtiyar anlatmaya devam ediyordu hala;

- Bak bizim evde, duvarda asılı bir hali vardır, o halıda Peygamber Isa koyun güden çobandır, çocukluğumdan bu yana hatırlarım onu, hep asılı dururdu duvarda. Bu o inanca duyduğumuz saygı gereğidir. Hoşgörü ve sevgi de benzerlikler taşımamız, yoksulun, zulüm görenin yanında yer almamız, inançsal nedenlerden dolayı saydığımız sıkıntılar, zorluk ve baskılar yakınlaştırdı bizi birbirimize. Daha önce gizli yaptığımız ibadetlerimizi açıkça yapabiliyorduk artık. Şehirde bir Ermeni ailenin yanında kaldım ben, onların verdiği destekle Mekteb-î Rüştîye’ye gidip, okuma yazma öğrendim. Öğrendiklerimi paylaştım, anlattım hep. Bu köy, sizinkilerin sürülmesiyle ikinci kez boşaldı Altun kızım.

- Dağ başındasınız nereden biliyorlardı burada olduğunuzu?

- Devletin kolu uzundur kızım, her yıl, hasat zamanı Köyün muhtarı ile birlikte vergi almaya gelen tahsildarlar olurdu. Ürün ya da hayvan başına onda bir oranında pay alıp giderlerdi. Bunlar geldiklerinde herkesle ilgili bilgi de toplar, kimin ne olduğunu köy muhtarı ile birlikte oturup bir güzel yazarlardı. ‘Devletin kolu uzundur kızım’ diye tekrar etti.

 

Kırmızı toprakla kaplı dönüş yoluna girdiklerinde, ihtiyar eliyle sarp dağları ve tepeleri göstererek:

- Keşke dilleri olsa da anlatsalar, anlatsalar da sesleri dört bir yanda duyulsa..!

 

Eve vardıklarında yemek çoktan hazırdı, ihtiyar kadın geniş, desenli bir alüminyum bir tepsi üzerine rendelenmiş peynir, çökelek, dilimlenmiş domates, salatalık, reçel, pekmez, zeytin, acık sac ekmeği hazırlamış, dönmelerini bekliyordu.

 

Yemek sonrası çaylar içilirken ihtiyar yeniden aldı sözü:

- Sene 1908`de inkılap hareketi olduğunda ortalığı bir heyecan kaplamıştı, en çok da Müslüman olmayanları. Yeni bir anayasa gelmiş, herkes dilediğince inancını yerine getirip yasayabilecekti güya. Hiç birşey eskisi gibi olmayacak, halkın üzerindeki baskılar bitecek deniyordu. Herkes sevinçliydi. Sonra birşey çıkardılar, dediler ki, daha önce askerlik  yapmasına izin verilmeyen Ermenilerin ve Müslüman Müslümanların, yaşı ne olursa olsun, artık askerlik yapması gerekecek. Tabii diğerleriyle birlikte dedeni de aldılar askere. 1914 senesinde birinci cihan harbi cereyan ettiğinde ön cephelere sürülen Ermeni ve Müslüman olmayanlar daha cepheye varmadan soğuktan ve açlıktan ölüyorlar diye duymuştuk. Ben de savaşa gidenler arasında idim ancak başka birliğe vermişlerdi beni. Bu sinsi planın özellikle yapıldığını sonradan farkettik. Soğuk ve açlık askerler arasında disiplinsizliğe sebep olmuştu. Bunu fırsat bilen bir çok asker firar etti. Ben de firar edenler arasında idim. Kaçıp tekrar köye döndüm. Geldim ki deden de köyde, o da firar etmiş, birbirimizi gördüğümüze çok sevindik. Ben düğün yaptım o zaman köyde, sonra yeniden döndük islerimizin başına. Ne arayan vardı bizi ne de soran.

Derin bir nefes aldıktan sonra;

-  Bu durum 1915 yazına kadar sürdü Bu zaman kötü bir zamandı, herşey o zaman başladı. Köye askerler gelmişti, biz asker kaçağı arıyorlar zannettik ve saklandık. Sonradan öğrendik ki Ermenilerin ya Müslüman olmalarını ya da bu toprakları terk etmelerini istiyorlarmış. Dün gibi hatırlıyorum o günleri. Birkaç kişi dışında kimse Müslüman olmayı kabul etmedi. Sonunda askerlerin baskısına dayanamayıp, daha güvenli mekanlar bulmak umuduyla, doğdukları yerleri, mallarını mülklerini geride bırakıp, terk etmek zorunda kaldılar. Gitmeden önce dedenle el ele tutuşmuştuk o zaman. Öyle mahzun duruyordu ki, bütün zamanların en derin üzüntüsü vardı bakışlarında ve sanki darmadağınık olacak, kaybolmanın  tüm işaretlerini taşıyordu avuçlarında. Anladım ki bir daha geri dönmeyecekler.164 hanelik köyden geriye 13 hane kalmıştık. Müslüman olmayı kabul edip de kalan bir kaç aile ile birlikte yasıyorduk artık. Bu kez çok olan, en çok çoğalan bizdik, zamanla bize benzeyip, içimizde kaldılar. Deden gitmeden evveli bu evi bize bırakmıştı, çocuklarımız, torunlarımız burada doğdu, şimdi onlar da yoklar. Büyük şehirlere gitti hepsi. Yaşlıyız biz,  toprak olup gideceğiz yakında. Böyle giderse üçüncü defa boşalmış olacak buraları ve kimler gelir yerleşir kim bilir. Ancak tek bildiğim, bu dağlar zor durumda kalanlara, kaçıp da kendini saklayanlara kuçak açar bir tek.

 

Altun bunları tepkisiz dinlerken, kendini kötü hissettiğini farketti, sır yeniden ortaya çıkıyor, yeniden gösteriyordu etkisini. Ne dinlemeye, ne de anlatmaya mecali kalmıştı. Kendini yorgun hissettiğini, biraz uyuması gerektiğini söyleyerek odaya çekildi.

 

Aksam yemeği hazırlanmış, uyanmasını bekliyordu ev sahipleri, ancak kızdan ses seda çıkmıyordu. Yorgunluğuna verip, onu rahatsız etmemeye karar verdiler.

 

Ertesi günün öğle saati yeniden kurulmuştu kahvaltı sofrası. Misafirin uyanmasını bekliyorlardı. Biraz daha uyumasının iyi olacağını, nasıl olsa bugün gideceğini düşünerek, öğleden sonraki saatlere kadar rahatsız etmediler onu. Ancak geç saatlere doğru ”birşey mi oldu acaba?” kaygısıyla odaya girdiklerinde yatağın boş olduğunu gördüler. Kız yoktu, sır olmuştu sanki. Dışarı çıkığını ne görmüş ne de duymuşlardı.

 

İhtiyar adam duvara yerleştirilmiş gömme dolabın kapağını kapatmak için elini uzattığında dolabın alt kısmındaki tahtanın yerinden çıkmış olduğunu farketti. Alt kısım derin ve zeminde ince bir toprakla kaplıydı. Zeminde küp izine benzer yuvarlak derin bir iz farketti. Elini aşağı doğru uzattığında dehşetle geriye çekti kendini. İhtiyar kadın bir taraftan yatağı toplarken bir taraftan da kendi kendine söyleniyordu. Yatakları bıraktığı odadan geri geldiğinde ihtiyar adamın soluk, donmuş yüzüyle karsılaştı, bir süre öylece baktı ona.

-Çir bû Kolo?

İhtiyar adam bir kez daha zemine doğru uzanıp, çıkardıklarını karısının avuçlarına bıraktı. Kadın anlam verememişti. Şaşkın;

-  Zer!!! A wono zerin..! Li kudarê hotina wir?

 

İhtiyar adam anlamıştı herşeyi. Kız dedesine ait saklı altınları alıp sır olmuştu. Giderken küpteki altınlardan bir kısmını da onlara bırakmıştı. Sürgün sırasında canlarından olmamak ya da günün birinde geri dönme umuduyla saklamışlardı altınlarını. Haklılardı, insanoğlu çiğ süt emmişti, altın için her türlü hile ve fesadı yapardı.

Şimdi seviniyordu böyle olduğuna. Gülerek karısına dönüp;

- Le Pîre, tamo amê barê pir zengîn bûyîna, ka xaberî ma tunawuye..!

 

 

Bigire - Kapat