Bir Konuk Oya Baydar

Bir konu Kayıp Söz

15.05.2008, xelkedondurma.com

 

“Bir söz arıyordum, bir ses duydum… Sözün peşindeydim. Hoyratça kullandığım, hovardaca harcadığım, sabun köpüklerine üfleyip tükettiğim sözün; hikâyeyi başlatacak, sürükleyecek, sonlandıracak o ilk cümlenin. Bir türlü yazıya dökülemeyen, tam yakaladığımı sandığım anda düşüncenin bulutsu hafifliğine karışıp kaybolup giden cümle… Yitik söz… O sesi duydum, sözü unuttum, sesin peşinden gittim.” (Oya Baydar) 

 

Sezai Sarıoğlu

sezaisarioglu@superonline.com

sezai sarıoğlu ile nehirmuhabbetler 

 

 

Oya Baydar 1940’da İstanbul’da doğdu… Asiliği ve aksiliği kumaşından belli olan bir genç kız olarak Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi son sınıfta yazdığı “Allah Çocukları Unuttu” romanı yüzünden başı belaya girdi… 1964’te İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirerek sosyolog oldu. “Türkiye İşçi Sınıfı’nın Doğuşu” adlı doktora tezi, iki kez Profesörler Kurulu tarafından reddedildi. Okulu işgal ederek olayı protesto eden öğrenciler ilk üniversite işgalini gerçekleştirdiler. Bundan sonra Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji asistanı oldu… 12 Mart 1971’de Cunta yıllarında TİP ve TÖS üyesi bir sosyalist olarak tutuklanıp, Behice Boran, Sevgi Soysal, Sevim Onursal gibi dönemin önemli kadın karakterleriyle Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda hapis yattı.

Gözlerini kırpıştırarak çıktıkları havalandırma vakitlerini, “Zamanı öldürmez, geçirirdik” diye tarihe not düştüğü o günleri hiç unutmadı… Gencecik tutuklu kızların, hevesnefes okudukları “Odam kireçtir benim”, “Urfa Mardin’e bakar”, “Çökertmeden çıktık da Halilim”, “Evlerinin önü mersin aman” ve “Eşkıya dünyaya hükümran olmaz” ve “Ege Denizi’nde sular kararınca” türkülerini de hiç unutmadı. Koğuş kapısının yanındaki ranzasının üstünde sessiz oturan Behice Hanım'ın ince sesiyle söylediği “Jandarma biz sosyalistiz, biziz yalnız dost sana. Kurtuluşun bizimledir, elini uzatsana” türküsünü de hiç ama hiç unutmadı… Kuşağı içinde siyaset-sanat bahsinde kendini kabul ettirmiş, TSİP’in önderlerinden bir figür olan Oya Baydar, 1980 öncesinde önce, İlke, Yeni Ortam sonra Politika gazetelerinde köşe yazarı, sosyalist bir eylem kadını olarak tanındı. İdeologdan çok, resmi tarihin ideolojik-siyasi hegemonyasına karşı, sosyalist karşı hegemonya öneren edebi-politik bir figür… Münazara geleneğinden uzak, ideolojik rıza makamında hegemonya peşinde olduğunu kediler kadar bizler de biliyoruz… 12 Eylül 1980 Cuntası’ndan birkaç gün önce yurtdışına çıktı… Çıkış o çıkış… Federal Almanya’da 12 yıl siyasi mülteci sürgün olarak yaşayarak cevaplarını temize çekip yeni sorular sordu. Onun tüm kitaplarını Edip Cansever’in “Sordular. Sorular benim insanlarımdır” dizesiyle özetleyebiliriz. Yurtdışındayken bir ses onu hep geldiği yerden çağırdı. Erguvanlar, düz rakı, anılar ve sahicilik duygusu onu sürekli çağırdı. “İnat ettim, dönüşünüzü görmeden ölmeyeceğim” diyen 90 yaşındaki teyzesinin de çağrısına uyarak döndü… Politik bir figür olan Oya Baydar, ülkeye dönüp 1992’de ilk kitabını yayımlamasıyla yazar kimliğiyle tanınır oldu. Elveda Alyoşa (1992 Sait Faik Hikâye Armağanı), Kedi Mektupları (Yunus Nadi Roman Ödülü), Hiçbiryer’e Dönüş, Sıcak Külleri Kaldı (2001 Yılı Orhan Kemal Roman Armağanı), Erguvan Kapısı (2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü), Kayıp Söz kitaplarıyla okurlarından oluşan bir mücavir alan yarattı… Kitaplarında, yerel ve evrensel, kişisel (ağaç/ben) ve kolektif (orman/biz) hayatların sağlamasını yaparak, dünyayı yorumlama ve değiştirmeyi üstlenip kayıtlandığı(mız) kavramların paylarını ve paydalarını eşitlemeye çalıştı. Sanat yoluyla siyasetin, imgeler yoluyla kavramların yakasına yapışıp yüzleşme çabasını sürdürdü… 

 Kitaplarının alamet-i farikalarından olan kedi meselesini tırmalamakta, kedi meselini tırmandırmakta yarar var. Şair Cemal Süreya’nın ressam Cihat Burak için söylediği “Kedili adam. Kedici.” cümlesini ona şöyle tercüme edebiliriz: “Kedili kadın. Kedici.” Hatta kedi burcundan… Mırnav sözcükler, mırıldayan harfler ve anlamlar… Kedileri cetvelle çizenlere karşı Cihat Burak’ın söylediği, “Bir kedinin cetvelle çizilebileceğini düşünemiyorum. Ayıptır, benim vicdanım elvermez” cümlesi onun da cümlesi gibidir. “Kedi Mektupları”nda bize, hayatlarımızın gizli tanığı kedilerin de dünya görüşü olduğunu hissettirir. Kitaplarını yayımlanmadan önce kedilere okuttuğu, söylenir… 

     “El-ma’nâ fî-batni’ş şa’ir”/ “Mânâ şairin karnındadır” cümlesi onun eserleri için de geçerlidir. Kitaplarını içeren temel sorunsalı eş zamanlı olarak sistemin resmi tarihiyle ve elbette sosyalist “geçmişle yüzleşmek” ve başka bir dünyanın/ülkenin mümkünlüğe dair sorular sormak… Bir sincap hüznüyle ağaçtan düşüp ölen cevaplardan çok sorular… Git, git bitmeyen sorular… Küçük bir şerh; cevaplar kedilerle birlikte oluşturulacak.  

     Yazarlığının, sosyologluğunun ve siyasetin doğası gereği gözlemcidir… Harf ve sözcük meraklısı… Gittiği yerlerden harfler, sözcükler, kıssadan hisse anılar biriktirerek döner. Sonra da bunları yoğurur, mayalandırır, kavramları, imgeleri, olguları pişirerek kitaplarına yedirir…  

     Politik kişiliğinin, yazarlığının ötesinde bir özgür, özgül ağırlığı olduğu söylenebilir. Sessiz bir ağırlık… Dirhem dirhem… Tek başına kalabalık, kalabalıkta tenha… Coşkusuz, dingin görünmesine aldanmayın, düşünen, şimdilik göllenip mayalanan dingi su… “Akarsuyu kıskanan bardaktaki su”, vakt erişince akacak… 

     Dikey veya yatay, hep siyasetin içinde oldu. Normal dönemlerde özgürlükçü, kesilen yazarların-aydınların hızla sisteme ve sistemin kutsallarına kayıp yaptırdıkları, giderek milliyetçi-ırkçılığa kesin dönüş yaptıkları şu nafile zamanlarda kuşağı içinde milliyetçi-ırkçı çizgiye düşmeyen edebi-siyasi figürlerden biridir…  

     Zorunlu ve sorunlu nedenlerden sözcüklerin yer değiştirmesi… Eskiden sözü hep Sosyalizme getirirdi(k)... Şimdilerde sözü siyaseten Barış’a ve Adalet’e getirmesini Ece Ayhan’ın “Tarihe bak anlarsın?” cümlesiyle okuyabiliriz. Sosyalizm, yeniden yorumlanmak üzere, dilinin altında ve ucunda duruyor sanki… 

     “Sır” deyince aklıma hep, belli bir kuşun belli bir mevsimde çıkardığı, minyatürlerde çizgi çizilen, yalnız hatta kullanılan “sır” denilen, bir zamanlar Osmanlı’dan Avrupa’ya ihraç edilen tüy gelir. Oya Baydar’ın sırları açık etmek isteyen eserleri, paradoksal olarak sır’la da kaplıdır… 

     Edebiyat-siyaset ilişkilerindeki bütün açıklığına karşın, onun kitapların bir sır yükü/küpü gibidir. Önder figürlerden biri olan Oya Baydar, kavramların imgelerle, siyaseti edebiyat ile temize çekerken kırk yıllık bir tarihin “sır kâtiplerinden” biri olduğunu okura ima etmez, söyler.  

     Yüzü giderek daha çok kavimler, daha çok diller kapısı gibidir. Yeni yüzüne, yeni kendine taşındığı, kavramlarına yeni yorumlar getirdiği bu yeni hali, Samet Ağaoğlu’nun, edebiyatçılar tarihinin özgün figürlerinden Nahit Hanım için söylediği “Rönesans gibi kadın” saptamasını getirir aklıma. Cemal Süreya’nın, “Bin dokuz yüz yirmi üç gibi kadın”, “Cumhuriyet gibi kadın” diye eklediği Nahit Hanım. Oya Baydar ise, “1917 yüzlü kadınlar, sosyalizm yüzlü kadınlar” kavmindendir. Tarihsel bir döneme damgasını vurup, zincirleme bir trajediyle çöken sosyalizm deneyimlerinden sonra ise, barış ve adalet yüzlü kadın aktivistlerdendir… 

     Kişisel olarak özel bir tanışıklığımız yoksa da benim için uzaktaki yakınlardandır… Daha çok bizim mahallenin barış ve adalet makamındaki eylemlerinde, “devlet dersinde öldürülen” kalbimizin kardeşi Hrant’ın duruşmalarında, edebiyat etkinliklerinde karşılaşırız… Mitinglerde ke(n)di adımlarıyla, patileriyle sessizce yürür. Sokakta veya eylemlerde yürürken yüzü, yeni bir kitabı tasarlar, zor bir felsefe metni çalışır gibidir. Bir keresinde, bir festival kapsamında Diyarbakır’dayken, onun da içinde olduğu bir grupla günübirlik, Cemal Süreya’nın “Kuşlarını salmıştır çatılar” dediği taşların iması ve imlası Mardin’e gitmiştik. Şarap nam-ı diğer imkânlı içki içtiğimiz lokantanın terasından Mezopotamya’ya, oranın kadim halklarının dillerine, acılarına uzun hüzün baktığını anımsıyorum. Kadim bir halkın ibadethanesinden bozma “ah” almış bir ilkokulun bahçesinde çocukların kuşlardan yapılmış ağızlarıyla ötüşlerindeki trajediyi gözyaşlarıyla tecrübe ettiğini de…

     Soru meraklısı… Kütüphanesindeki kitaplar kadar soru biriktirdiği rivayet edilse de kaç soru biriktirdiğini kediler dahil bilen yok. Her geleneğin diğeri karşısında cevap anahtarı olduğu bizim mahallede soruları ve tabulara karşı yazmayı edebiyat yoluyla üstlenmiş görünüyor. Kişi başına düşen soru miktarını önemsiyor… Yüzü değilse de yüzündeki yatay-dikey çizgiler giderek daha çok soruya dönüşüyor.

     Tek kişilik sorular cumhuriyeti…  

     Edip Cansever’in , “Neler Almalıyım Yanıma” şiirinde, “Şiir için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum/…/ Aşk için: unutkanlık ya da/ Dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen birkaç anı/ Öfke için: Marx, Lenin, vb./ Okumak için: Dostoyevski, Marquez, Sait Faik- başkaca kim olabilir düşünmeli-/ Şiirse, elbet/ Akdeniz şairleri” dizelerinden el alarak Oya Baydar için şöyle söyleyebiliriz:

     Kendi tarihimizle ve sistemin resmi tarihiyle yüzleşmek için, adalet ve barış için başka kitapların yanı sıra Oya Baydar’ın kitaplarını alabiliriz yanımıza…