|
12 Eylül'ün Neresinden Dönersek, Aşk derim |
|||
|
11.04.2008,
xelkedondurma.com |
|||
|
|
|||
| 12 Eylül’ü yargılamak için bilmediğim duaları, bildiğim tüm şiirleri, alıntıları okuyorum derim… Amin yerine, aşkşiirdevrim derim… | |||
|
|
|||
|
Her dağdan çırak çıktık, her devrimden çırak... Dağları devlete öptürdük... Keşke biz öpseydik de dağlara dudak tiryakisi olsaydık, diyenlerimiz azaldı, azaldı... Devrimi devlete öptürdük... Keşke biz öpseydik de devrime dudak tiryakisi olsaydık, diyenlerimiz “kuşyemi gibi yalnız”laştı… Azabı bozulmuş dil’e kolay; önce usta sonra çırak olan gül’e kolay, yanlış aşık bülbül’e kolay... Yirmi yedi yıl süren o tek gün içinde, yirmi yedi yıl sözaltı’nda ve gözaltı’nda kaldık... |
|
12 Eylül'ün Neresinden Dönersek, Aşk
derim
Tarihte ve coğrafyada olmuş olanlar artık yok; olacak olanlar henüz ortada yok… Acılarınızın sırrını başka yerlerde aramayın... O gün bugün ben diyeyim Araf’ta siz deyin “cehennet”te kaldık, kala kaldık... Tarih kaldık, coğrafya kaldık, alıntı kaldık ama kalakaldık… Yıllardan yıllara, ömürlerden ömürlere, odalardan odalara, içimizden dışımıza, dışımızdan içimize ne kadar çok geçtik... Sonra, kör aynalarda suretlerimizi seyrettiğimiz 12 Eylül 1980, geldi çattı... Generaller sadece kaşlarını, devlet bakışlarını değil tüfeklerini, Osmanlı’dan, Cumhuriyetten bu yana ne kadar zulüm aracı varsa tümünü çattı… “Rivayet olunur ki, kaçamak bir aşkmış devrim/ Rivayet olunur ki, aşk kaçamak bir devrimmiş/ Hissesiz harikalar kumpanyaları neydi peki/ Hissesiz düşlerimiz, hissesiz gülüşlerimiz neydi/ Hisseli düşüşlerimiz neydi peki…” diye not aldım daha ilk günlerde, zamansarısı bir kâğıda… Belki de devrimi ve aşkı gıyaben belki de teorik olarak sevdik, diye dilimin ucuna geldiyse de, geri kaçtı... “Cümle hal insan halidir” diyen şaire kulak verdik ama teoriden pratiğe, pratikten teoriye sekerken üşendik... Üşümelerimizin, üşengeçliklerimizin teorisini yapmakta gecikmedik… Yüreğin üşengeçliği, sonra bir kitaptan devşirdiğimiz iyi kalpli bir alıntı ile yıllar geçirdik, yollar aştık. Yeni bir tarih yörüngesi, içerde ve dışarıda “uçsuz budaksız” bir tarih ağacı... Ki herkesin biraz sıkıldığı, herkesin biraz öldüğü, herkesin nice hatıralar sığdırdığı yirmi yedi yıl süren 12 Eylül günü... Hep o günü, hep bir günü yaşamanın uzun hüznü, yatay ve dikey acısı ve tarihsel öfkesi… |
|
|
Biz kim miyiz? Kendi heveslerine yenilmiş asiler de diyebiliriz... Akıntıya yürek çeken asi ve aksi sokak çocukları da diyebilirsiniz… Kokusunu savunamamış gül’ün mağlupları da... Bir zaman sonra yanlış yaşamaya ve yanlış yaşlanmaya başlayan aşkıyalar ad diyebilirsiniz…Yürekleri dipnotlar gibi birbirine benzeyenler... Birbirine, eski duvar yazılarına uğrar gibi uğrayamayanlar. Demek oluyor ki, yıllarca kendi üstümüze kapanıp kaldık, altını çizeceğimize üstünü çizdik hatırların... Hatıraların hatırını kırdık… Tarihin talihini tersine döndüremedik… Bir uçta tarih, bir uçta coğrafya uçan ebabillerden belli… Tarihin taşlarından belli… Bir uçta deniz bir uçta zaman martılardan belli… Sabır kâtiplerinin tuttukları zabıtlardan belli, gizli ve açık zabıtlardan... Zabıtlardan silinen sözlerden dolayı suların ateşi çıktı... Çünkü içimizde uçuşan kuşları devlet dersinde vurdular... Bazılarımız bizim yerimize de öldüler, biz onların yerine ölememenin yükünü taşıdık. “Dağdan değilsen dokunma yüreğime” diyen hevali mi sordunuz; uzun bir sabır olarak bir yerlerdedir. Aşkta havalar kötüdür, Mem Zin’in, Zin Mem’in nesi olur, bilmemektedir. Tarihin marangoz hatası devlet(ler) tarafından öldürülenlerimizi, doğanın ve bedenin diyalektiğine göre ölenlerimizi mi sordunuz? Cevap Rosa Luksemburg ve Karl Liebnecht’in mezar anıtta yazılıdır: “Ölülerimiz hatırlatıyor...” Onların neleri hatırlattıklarını kesintisiz ve sürekli olarak unuttuk. Tüm yenilgilerimizi 12 Eylül’de, yirmi yedi zalim ve zulüm yılı süren o tek ve uzun günde yaşadık... O gün, bıraktık birbirimizin ellerini... Ne olur ne olmaz, “örgüt üyesi sayarlar” diye kendi elimizi bile yıllarca kavuştur(a)madık... Hep tek elimizle seviştik... Dışımızdan sevişenler çoğunluk oldu, bizim mahalleden devlet ve mülkiyet mahallesine taşındılar. İçinden sevenler azınlık kaldı… Birbirinin saçakaltlarında gezmeyi unutan yerleşik yabancılardık... Mat bir tarih ve talih şeridi... Tuhaf bir biçimde, herkes kendi yanlışını doğru aktı... Yaralı olma alışkanlığı, yaralı kalma alışkanlığını devrim teorisine dâhil ettik... Devrim için fala bakar, yıldızları tabir eder olduk, tarihen ve siyaseten maddeyi de manayı da mahcup ettik... İçimiz dışımız 12 Eylül’den mezun olanlarla doluydu, sınıf başkanına yoklamayı ertelettik. Hayıflandık... “Devlete düşen yalana sarılır”, diyen Gürcü nineyi küçümsedik... Destursuzlardık, dinlemedik, uysal kulaklarımızı eski pankartlarımızla tıkadık... Hatıradır, dedik o uçsuz bucaksız tek günün, 12 Eylül’ün sofrasında... Düzyazı’dan çok manzum ağladık, epik... “Okumaları ziyan ettiniz uşağım” diyerek ezberimizi bozan Laz bilgenin, “ömrünüz uzun aşklarınız kısa, sevgileriniz daim, kadim olsun uşağım” diyerek anlama çift dikiş vurarak tarihe serpiştirdiği kıssaya da hisseye de inanmadık... Anadolu’nun bir yerinde, bir sabahçı kahvesinde, ne istersen yanında su getirilen bir mekân olduğunu, su istediğinde de yanında yine su getirildiğini nice yıllar sonra duyduk, bildik. Ama su’yun ana fikrinin yine su olduğunu, taammüden unuttuk... Su’yun özgül ve özgür ağırlığını hesaplayamadık... İçimizden, devletlu suyun kandırma kuvvetine inananlar çıkınca hevesimiz azaldı. Onlara, devlet çeşmesinden su içenlerin iflah olmayacağını anlatamadık. Her dağdan çırak çıktık, her devrimden çırak... Dağları devlete öptürdük... Keşke biz öpseydik de dağlara dudak tiryakisi olsaydık, diyenlerimiz azaldı, azaldı... Devrimi devlete öptürdük... Keşke biz öpseydik de devrime dudak tiryakisi olsaydık, diyenlerimiz “kuşyemi gibi yalnız”laştı… Azabı bozulmuş dil’e kolay; önce usta sonra çırak olan gül’e kolay, yanlış aşık bülbül’e kolay... Yirmi yedi yıl süren o tek gün içinde, yirmi yedi yıl sözaltı’nda ve gözaltı’nda kaldık... Ben, sen, o, biz siz onlar, Devrim’in gözşahidi ve sözşahidi olan tümümüz, o zamanlar, bir zamanlar, pir zamanlar devrim yaşındaydık... Şimdi sıkıldık, “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık” diyerek, yeni kendimize kaldık... Birbirimizden, kitaplardan, hayattan ve kendimizden sürekli azaldık… Şimdi sözün burasında ihtilalin ihtimal hesaplarını ihmal etmesek, derim... Kapıdan kovulduğumuz aşka ve devrime bacadan girsek, derim... Yasak elmalar yesek, iki, üç daha fazla cennetten kovulsak derim... Bizim yerimiz “Cehennet”tir derim… Bizimkiler devrim yapsalar da, bir de onların cezaevlerinde yatsam, bile derim! 12 Eylül’ün neresinden dönersen aşk derim... Zararın neresinden dönersen devrim, derim... Dünyanın bütün devrimcilerini ve devrimlerini muhalif ve muhtelif gözlerinden öperim, derim... Mahcup olarak derim, heves olarak derim... Devrime ve kitaplara el basarım ki derim... 12 Eylül’ü yargılamak için bilmediğim duaları, bildiğim tüm şiirleri, alıntıları okuyorum derim… Amin yerine, aşkşiirdevrim derim… |
|||