Anlaşılamayan iki filozof: Marks ve Nietzsche’den

Töre Savunuculuğuna Düşüş

 

...Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, insanın değerini ve onurunu çiğneyen buyruklar- ki bu genelde törelerin, dinlerin ve ideolojilerin buyruklarıdır-”yapmalısın,” ”etmelisin.” Egemense orda insan yoktur...

 

Merih Nergis

29.11.2006

rizgari.com sitesinden

 

”İnsanı, insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul ederseniz, s e v g i y i yalnız sevgiyle, g ü v e n i yalnız güvenle, değiştirebilirsiniz. Sanatın tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış biri olmalısınız; başkalarını gerçekten canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız. İnsanla –ve doğayla – ilişkilerinizin her biri, gerçek bireysel hayatınızın belirli bir şekilde kendini göstermesi olmalı, isteminizin nesnesine uymalıdır. 

Karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız yani sevginiz karşılığında sevgi yaratamıyorsa, seven bir kişi olarak dışa vurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir.”
Karl Marks, ”Felsefe Yazıları”

 


”Size ruhun üç değişiminden söz ettim:Ruhun nasıl deve(buyruğu, ‘yapmalısın!’), devenin aslan(buyruğu, ‘istemelisin!’), aslanında nihayet çocuk olduğunu(buyruğu, ‘yaratmalısın!’) olduğundan.”
Nietzsche, ”Zerdüşt Böyle Diyordu”

Yazarların kendilerine ait, bir tek başınalığı vardır her zaman. Alman düşüncesinde bu birçok düşünce insanının yazgısı gibidir. Nietzsche onun için der. ”Amor fati!” yazgını sev(deliliğini); çünkü tek başınasın. Alman toplumu kendi düşünce dünyasına karşı yabancı ve umursamaz olduğu için; Kant, Marks, Nietzsche, Hölderlin ve Kleist tek başınalık gemisine binip giderken geride muazzam bir düş dünyası bıraktılar, yaşadıkları çağda kendilerini anlamayan toprakların insanlarına…

Kant, ”Kendi aklını kullanma cesaretini göster!” dediği buyruğu ile ”aklı çağı”nı gösterdi. Ama Hitler çıkıp ”akıl çağı”nı gerçekleştirmeyi ödev haline getirdi. Nietzsche’nin, ”übermensch”, ”yaratıcı insan” dediği bu çocuğu bir canavara dönüştürdü.

Marksist ideoloji ise, Marks’ın getirdiği düşünceleri temelinden kopartarak onun, insan ve değerlilik görüşlerini, farkına varmadan pozitivizmin insan anlayışı ve değerlilik ölçüleriyle birleştirdi. Böyle olunca da Nihilizmin, ”her şey yapılabilir” ilkesi, eylem ilkesi olarak benimsendi. ”Öldürmeyi ve ölmeyi göze alan” insan tipleri yaratıldı.

Vardığımız yerde bugün de, Marks ve Nietzsche’nin, insan ve tarihi problemler hakkında söyledikleri çok anlaşılamamıştır. Marks’ın belirli koşullardaki durumlara ilişkin söyledikleri var olanın hepsine yönelik olarak algılanarak onun diyalektik görüşü, toptan bir gerçeklik görüşü haline sokulmuştur. Oysa Marks’ta diyalektik, ”yalnızca bir toplumsal değişme görüşüdür. Bu çözümlemelerinde kullandığı bir görüş değil, çözümlemeleri sonunda ortaya koyduğu bir görüştür. Dolayısıyla kendi çağındaki toplumsal değişimleri açıklamak için kullanılan bir görüş değil, belirli koşullardaki, sanayileşme sırasındaki toplumsal değişmeyi açıklayan bir görüştür.” Marks’ın yanlış anlaşılarak onun diyalektik görüşü de toptan bir gerçeklik görüşü haline sokulmuştur. Marks’ın toplum tasarımı, tarih görüşü (ki burada ereksellik yoktur zorunluluk vardır) ve insan teorisi, ideolojik bakışa dönüştürülerek felsefi temellerinden kopartılmıştır.

Geride, Marks’ın ”yabancılaşmış insan,”dediği, Nietzsche’ninse ”modern insan” dediği; çökmüş, isteme ve sevmeme eksikliği yaşayan, ”objektif olma” adına kenara çekilen işportacı kalpazanlar kalmıştır. Bu tip insan, ”barbarlık ilanı”na karşı, ”hayır” ve ”evet” demekten çok uzak hala.

Babil’de dillerin ayrılması yabancılaşmanın da başlangıcıdır…
Marks’ın insan ve tarih görüşü, George Politzer’in yarattığı ideoljik tiple, kümes teorileri yazmaktan öteye gitmemiş, kendi çağına yeni olanaklar sunmamış yeni toplum tasarımları önermemiş ve kendi çağına ideler katmamıştır. Yarı nihilist yarı pozitivist bu tip, bütün hayatını sahte para basan bir kalpazan gibi harcamıştır.

Törelerin, buyruklarına karşı, ”zihin kötürümü” olmuşçasına öldürmeyi ve ölmeyi görev saymıştır. ”Tek harfe” dönüşen bu tip, ”yurttaş”,”yoldaş”, ”mürit” ve ”heval” olmaktan öteye geçememiştir. Kurulan bu ilişkilerde taşlaşmıştır.

Kafka’nın ”dava” adlı romanındaki bay K. gibi, tek harf. Troçki’nin beynini parçalayan balta gibi makine, Dostoyevski’nin ”Eciniler” romanındaki yoldaşını ‘hain’ diye öldüren entrikacı nihilist Neçayev gibi katil, Goethe’nin şeytanla pazarlık yapıp ruhunu satmaya kalkan Faust gibi değer duygusundan yoksun ve Donton’u giyotine gönderen, kendisinin kurduğu devrim mahkemesi gibi kendi çocuklarının başını yiyen Saturn.

Bütün bunlar tek harf olmaya zorlanan insanın dramıdır. ”Başkaldırmaktan” aciz, kendi yaratıklarına karşı yabancılaşan(Marks), tarihsel gelişmelere karşı yeni hedefler önermeyen(Nietzsche), barbarlık ilanına karşı(toplum sözleşmesi), geçmişin hazır reçetelerine sarılıp savrulan bu tipler roman kahramanları değil artık. Bunlar aramızdalar ve her geçen gün daha da çoğalıyorlar.

Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, insanın değerini ve onurunu çiğneyen buyruklar- ki bu genelde törelerin, dinlerin ve ideolojilerin buyruklarıdır-”yapmalısın,” ”etmelisin.” Egemense orda insan yoktur. O kuralların demokratikleşmesi de olanak dışıdır. Nietzsche bu buyruklara göre davranan insan tipi için ”sürü insanı,” Marks” yabancılaşmış insan” diyor. Toplum tasarımları ilkelerini ve değerlilik anlayışlarını halis-eşitlik, özgürlük, adalet vb.- idelerden almıyorsa, insanlar arası kurulan ilişkiler; ”kişileri değer bakımından, insan olma onuru bakımından, insanın değeri bakımından” eşit olarak görmüyorsa yaşanan ”değer anarşisi” durumu asla bitmeyecektir. Hukuk yerine kanun ve töreler hüküm sürecektir. ”İyi vahşi”(devlet) Bugünkü devlet-yurttaş ilişkisinde olduğu gibi;- ki bu yukarda anlattığım tek harfe düşüp taşlaşan öbür ilişki tarzları için de geçerlidir- asla sönmeyen cehennem ateşi olmaya devam edecektir.

Günümüz devlet yurttaş ilişkisi temelini törelerden alan ”sosyal sözleşme” ile kurulmuştur. Sosyal sözleşme, törelerin-ki töre hukukunun kaynağı Hamurabi kanunları, şeriat ve kitâb-ı mukaddestir.-”demokratikleşmiş” halidir. Bu toplum tasarımında töre de olduğu gibi; söz verenin kim olduğu belli değildir. Çünkü söz vermek bir kişi değeridir. Kişiler arası ilişkilerde geçerlidir. Kişi-kişi ilişkisinde yapılan sözleşmenin arkasında da etik bir boyut vardır. Oysa ”sosyal sözleşme”de, kişi-kişi ilişkilerinde olan bir değer-söz vermek- toplumsal ilişkilere ya da törelere transfer ediliyor ve kişi-kişi ilişkisinde sözleşme toplumsal ya da töresel varsayılıyor en büyük problem burada çıkıyor elbette çünkü sözü kimin verdiği belli değildir, yani karşısındaki nesne belli değildir.
Bunları bile bile töreler elden gidiyor deyip; ”sodom-gomora kültürü”ne sarılıp töreleri savunan, sodom-gomora kültürünün gayr-ı meşru çocuklarının çığlıklarını anlamıyorum.
Bu çöküştür işte.

Kendi toplumlarına karşı yalnızlaşan bilim ve düşünce insanları, yeniden var olmayı yazıda bulur. Bundan dolayı da aydın’lar için, sığınılacak son kale tek başınalıktır. Düşünce dünyasının insanları, başlangıca geri dönerek, kendi gerçekliğini yeniden kurarak, kedileri için yeni bir tarihsel varlık alanı üzerinden, epistemik(bilgisel) bir bakışla kendine yeni sınırlar çizerek yoluna öyle devam etmek zorunda artık.

Marks ve Nietzsche, işte o zaman rahat uyurlar.

 

 

Bigire