İnsanı,
insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler
olarak kabul ederseniz, s e v g i y i yalnız sevgiyle, g ü v e n i
yalnız güvenle, değiştirebilirsiniz. Sanatın
tadına varmak istiyorsanız, sanat kültürü almış
biri olmalısınız; başkalarını gerçekten
canlandıran ve yüreklendiren biri olmalısınız.
İnsanla ve doğayla ilişkilerinizin her biri, gerçek
bireysel hayatınızın belirli bir şekilde kendini göstermesi
olmalı, isteminizin nesnesine uymalıdır.
Karşılığında
sevgi uyandırmadan seviyorsanız yani sevginiz
karşılığında sevgi yaratamıyorsa, seven
bir kişi olarak dışa vurumunuzla kendinizi sevilen bir
kişi yapamıyorsanız sevginiz güçsüzdür, bir
talihsizliktir.
Karl Marks, Felsefe Yazıları
Size
ruhun üç değişiminden söz ettim:Ruhun nasıl
deve(buyruğu, yapmalısın!), devenin
aslan(buyruğu, istemelisin!), aslanında nihayet çocuk
olduğunu(buyruğu, yaratmalısın!)
olduğundan.
Nietzsche, Zerdüşt Böyle Diyordu
Yazarların kendilerine ait, bir tek
başınalığı vardır her zaman. Alman düşüncesinde
bu birçok düşünce insanının yazgısı gibidir.
Nietzsche onun için der. Amor fati! yazgını
sev(deliliğini); çünkü tek başınasın. Alman
toplumu kendi düşünce dünyasına karşı
yabancı ve umursamaz olduğu için; Kant, Marks, Nietzsche,
Hölderlin ve Kleist tek başınalık gemisine binip
giderken geride muazzam bir düş dünyası bıraktılar,
yaşadıkları çağda kendilerini anlamayan
toprakların insanlarına
Kant, Kendi aklını kullanma cesaretini göster! dediği
buyruğu ile aklı çağını gösterdi. Ama
Hitler çıkıp akıl çağını gerçekleştirmeyi
ödev haline getirdi. Nietzschenin, übermensch, yaratıcı
insan dediği bu çocuğu bir canavara dönüştürdü.
Marksist ideoloji ise, Marksın getirdiği düşünceleri
temelinden kopartarak onun, insan ve değerlilik görüşlerini,
farkına varmadan pozitivizmin insan anlayışı ve
değerlilik ölçüleriyle birleştirdi. Böyle olunca da
Nihilizmin, her şey yapılabilir ilkesi, eylem ilkesi
olarak benimsendi. Öldürmeyi ve ölmeyi göze alan insan tipleri
yaratıldı.
Vardığımız yerde bugün de, Marks ve Nietzschenin,
insan ve tarihi problemler hakkında söyledikleri çok anlaşılamamıştır.
Marksın belirli koşullardaki durumlara ilişkin söyledikleri
var olanın hepsine yönelik olarak algılanarak onun diyalektik
görüşü, toptan bir gerçeklik görüşü haline sokulmuştur.
Oysa Marksta diyalektik, yalnızca bir toplumsal
değişme görüşüdür. Bu çözümlemelerinde kullandığı
bir görüş değil, çözümlemeleri sonunda ortaya koyduğu
bir görüştür. Dolayısıyla kendi çağındaki
toplumsal değişimleri açıklamak için kullanılan
bir görüş değil, belirli koşullardaki, sanayileşme
sırasındaki toplumsal değişmeyi açıklayan bir
görüştür. Marksın yanlış
anlaşılarak onun diyalektik görüşü de toptan bir
gerçeklik görüşü haline sokulmuştur. Marksın
toplum tasarımı, tarih görüşü (ki burada ereksellik
yoktur zorunluluk vardır) ve insan teorisi, ideolojik
bakışa dönüştürülerek felsefi temellerinden kopartılmıştır.
Geride, Marksın yabancılaşmış insan,dediği,
Nietzscheninse modern insan dediği; çökmüş, isteme
ve sevmeme eksikliği yaşayan, objektif olma adına
kenara çekilen işportacı kalpazanlar kalmıştır.
Bu tip insan, barbarlık ilanına karşı, hayır
ve evet demekten çok uzak hala.
Babilde dillerin ayrılması yabancılaşmanın
da başlangıcıdır
Marksın insan ve tarih görüşü, George Politzerin
yarattığı ideoljik tiple, kümes teorileri yazmaktan
öteye gitmemiş, kendi çağına yeni olanaklar
sunmamış yeni toplum tasarımları önermemiş ve
kendi çağına ideler katmamıştır. Yarı
nihilist yarı pozitivist bu tip, bütün hayatını sahte
para basan bir kalpazan gibi harcamıştır.
Törelerin, buyruklarına karşı, zihin kötürümü
olmuşçasına öldürmeyi ve ölmeyi görev saymıştır.
Tek harfe dönüşen bu tip, yurttaş,yoldaş,
mürit ve heval olmaktan öteye geçememiştir. Kurulan
bu ilişkilerde taşlaşmıştır.
Kafkanın dava adlı
romanındaki bay K. gibi, tek harf. Troçkinin beynini
parçalayan balta gibi makine, Dostoyevskinin Eciniler romanındaki
yoldaşını hain diye öldüren entrikacı
nihilist Neçayev gibi katil, Goethenin şeytanla pazarlık
yapıp ruhunu satmaya kalkan Faust gibi değer duygusundan
yoksun ve Dontonu giyotine gönderen, kendisinin kurduğu devrim
mahkemesi gibi kendi çocuklarının başını yiyen
Saturn.
Bütün bunlar tek harf olmaya zorlanan insanın dramıdır.
Başkaldırmaktan aciz, kendi yaratıklarına
karşı yabancılaşan(Marks), tarihsel gelişmelere
karşı yeni hedefler önermeyen(Nietzsche), barbarlık
ilanına karşı(toplum sözleşmesi), geçmişin
hazır reçetelerine sarılıp savrulan bu tipler roman
kahramanları değil artık. Bunlar aramızdalar ve her
geçen gün daha da çoğalıyorlar.
Bir
toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve
yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin,
ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan
yolların bütünü, insanın değerini ve onurunu çiğneyen
buyruklar- ki bu genelde törelerin, dinlerin ve ideolojilerin buyruklarıdır-yapmalısın,
etmelisin. Egemense orda insan yoktur. O kuralların
demokratikleşmesi de olanak dışıdır. Nietzsche
bu buyruklara göre davranan insan tipi için sürü insanı,
Marks yabancılaşmış insan diyor. Toplum
tasarımları ilkelerini ve değerlilik
anlayışlarını halis-eşitlik, özgürlük,
adalet vb.- idelerden almıyorsa, insanlar arası kurulan
ilişkiler; kişileri değer bakımından, insan
olma onuru bakımından, insanın değeri
bakımından eşit olarak görmüyorsa yaşanan değer
anarşisi durumu asla bitmeyecektir. Hukuk yerine kanun ve töreler
hüküm sürecektir. İyi vahşi(devlet) Bugünkü
devlet-yurttaş ilişkisinde olduğu gibi;- ki bu yukarda
anlattığım tek harfe düşüp taşlaşan
öbür ilişki tarzları için de geçerlidir- asla sönmeyen
cehennem ateşi olmaya devam edecektir.
Günümüz devlet yurttaş ilişkisi temelini törelerden alan
sosyal sözleşme ile kurulmuştur. Sosyal sözleşme,
törelerin-ki töre hukukunun kaynağı Hamurabi kanunları,
şeriat ve kitâb-ı mukaddestir.-demokratikleşmiş
halidir. Bu toplum tasarımında töre de olduğu gibi; söz
verenin kim olduğu belli değildir. Çünkü söz vermek bir kişi
değeridir. Kişiler arası ilişkilerde geçerlidir. Kişi-kişi
ilişkisinde yapılan sözleşmenin arkasında da etik
bir boyut vardır. Oysa sosyal sözleşmede,
kişi-kişi ilişkilerinde olan bir değer-söz vermek-
toplumsal ilişkilere ya da törelere transfer ediliyor ve kişi-kişi
ilişkisinde sözleşme toplumsal ya da töresel varsayılıyor
en büyük problem burada çıkıyor elbette çünkü sözü
kimin verdiği belli değildir, yani karşısındaki
nesne belli değildir.
Bunları bile bile töreler elden gidiyor deyip; sodom-gomora
kültürüne sarılıp töreleri savunan, sodom-gomora
kültürünün gayr-ı meşru çocuklarının çığlıklarını
anlamıyorum.
Bu çöküştür işte.
Kendi toplumlarına karşı yalnızlaşan bilim ve düşünce
insanları, yeniden var olmayı yazıda bulur. Bundan
dolayı da aydınlar için, sığınılacak
son kale tek başınalıktır. Düşünce dünyasının
insanları, başlangıca geri dönerek, kendi gerçekliğini
yeniden kurarak, kedileri için yeni bir tarihsel varlık alanı
üzerinden, epistemik(bilgisel) bir bakışla kendine yeni
sınırlar çizerek yoluna öyle devam etmek zorunda artık.
Marks ve Nietzsche, işte o zaman rahat uyurlar.