Yenilginin Diyalektiği

...Türkiye’de ordunun anlaşılır rolü, onun „kurtarıcı“ mitine ve düşmanlarla çevrili bir coğrafyada ülkenin toprak bütünlüğünü koruduğu efsanesine dayanmaktadır....

Mustafa Özkul

moezkul@yahoo.de

30.05.2007, xelkedondurma.com

Türkiye ordu eliyle bir maceraya sürüklenmedikçe ve maddi ya da manevi büyük kayıplara vesile olmadıkça da devam edecektir. Bu şekilde, Irak Kürdistan’ına bir müdahalenin Türkiye’de ordunun iktidarına son vermesi de mümkündür

   

 Türkiye’nin 1974’deki Kıbrıs müdahalesi, Yunanistan’da Albaylar Cuntası’nın da yıkılmasına katkı sağlamıştı. Albaylar Cuntası’nın yıkılması mutlaka öncelikle Yunanistan’ın başarısı ve övüncüdür, ama uluslararası ilişkilerde Kıbrıs sorunu üzerine yazılmış azımsanmayacak kadar literatürde, Türkiye’nin bu müdahalesinin Yunanistan’ın demokrasiye geçme sürecini hızlandırdığı da yazılır. Orada da Albaylar Cuntası, iyi bir devlet adamı olduğundan olacak ki, Kıbrıs’ta Enosis politikalarına mesafeli duran Makarios’a karşı darbe gerçekleştirmiş, akabinde EOKA şefi Nikos Sampson Makarios’un koltuğuna oturmuştu. Ancak Türkiye’nin müdahalesinden bir hafta sonra o da bu makamı terketmiş, yerini Glafkof Klerides’e bırakmıştı. Hepsinden önemlisi de, bu darbe Türkiye’nin adaya yerleşmesine neden oldu. Türkiye ogün bugündür oradadır ve Yunanistan ve Kıbrıs bu durumu bir türlü çözebilmiş değiller.

 

 Türkiye’de ordunun anlaşılır rolü, onun „kurtarıcı“ mitine ve düşmanlarla çevrili bir coğrafyada ülkenin toprak bütünlüğünü koruduğu efsanesine dayanmaktadır. „Kurtuluş Savaşı“ndan sonra Türkiye herhangi bir savaşa katılmadığı ve dolayısıyla asker eliyle ciddi bir yenilgi tatmadığı için, bu mit günümüzde de yaşamaktadır. Ayrıca „Kurtuluş Savaşı“ hemen hergün ve her fırsatta da hatırlatılıp canlı tutulur, unutturulmamaya çalışılır Türkiye’de. Hemen hergün bir ilin ve birkaç ilçenin „düşman işgalinden kurtuluşunun“ bilmem kaçıncı yıldönümü kutlanır nitekim. Ordunun Türk toplumu içerisindeki yeri ve öneminin kültürel, psikolojik nedenleri olduğu gibi, („asker dediğin sesini yükseltmeli, yumruğunu masaya vurmalı, Hilmi Özkök de çok pasif hocam“ Erman Toroğlu) Türk modernleşmesinin taşıyıcısı olduğu için, ideolojik nedenleri de vardı. Dolayısıyla rejim antidemokratik karakterini bu modernleştirme projesi ve karışık bir bölgede Batı ve „istikrar“ yanlısı politikalarıyla uluslararası arenada meşrulaştırabiliyordu. Bu anlayış, ulusal kurtuluş savaşları dönemi sonrası, özellikle de Amerika da taraftarı olan, ordunun kalkınmakta olan ülkelerde modernleştirici bir rol oynayabileceği yönlü sosyoloji ve siyaset bilimi tezleriyle de örtüşüyordu.

 

„Doğrusu asker de bu „kurtarıcı“ rolünü Büyükanıt’a kadar oldukça rafine bir biçimde oynuyordu: müdahalede bulunuyor, ortalığı „yatıştırıyor“, sonra da iktidarı „sivillere“ teslim edip kışlasına geri çekiliyordu. Bu da onun halk arasındaki „kurtarıcı“ rolünü pekiştiriyordu.

 

Ayrıca Kürtlere karşı savaş, geçmişte PKK ve terör ile ilişkilendirildiği için, Türk çoğunluk tarafından anlayışla karşılanıyor, dışarıyla bağlantılandırıldığı için de, PKK ile savaş daha çok Türkiye’nin „dışarı“ ile savaşı olarak görülüyordu. Buna Türklerin büyük bir çoğunluğu da inanıyordu. „Kurtarıcı mit“ burada da işbaşındaydı yani. Bunu mümkün kılan, bu savaşın dikkatli bir „Türk Kürt kardeşliği“ retoriği eşliğinde yapılıyor olmasıydı. Diğer yandan, PKK ile mücadele adı altında Kürtlere karşı yürütülen savaş, PKK’nin de yanlışlarıyla, dışarıya karşı da bir terör sorunu olarak sunuluyor ve destek bulabiliyordu. Böylece de Türkiye’nin kendi Kürtleri ile savaşı, dışarıda daha çok Türkiye’nin bir iç sorunu olarak görülüyordu.

 

Dolayısıyla Türkiye’de Kürt düşmanlığı yeni bir şey olmasa da, Büyükanıt’ın bu işi faşizan bir ırkçılık derecesine vardırması ve meramını açık açık ifade etmesi yeni bir şey olsa gerek. Türkiye’nin Irak Kürdistan’ına müdahalesi tümüyle yayılmacı emeller ve antidemokratik nedenlerle gercekleşecektir. Bu bir „terörle savaş“ ve Türkiye’nin iç sorunu olarak görülmeyecektir. Uluslararası kamuoyu bunun oradaki Kürt özgürlüğüne yönelik olduğunu anlamakta zorluk çekmeyecektir. Böylelikle Türkiye’nin bölgede „istikrar“ yanlısı olduğu efsanesinin de hiç bir inandırıcılığı kalmayacaktır. Başka bir ülkenin içişlerine müdahalede bulunulduğu için, uluslararası hukuk ihlal edilmiş olacak ve Türkiye BM’lik olacaktır. Uluslararası hukuk kendilerine böyle bir hak sunsa da, sunuyormus, öyle söylüyorlar, Türkiye’nin Kürt politikasından kaynaklanan, bir müdahaleyi gayrı-meşru kılacak yığınla neden vardır ortada. Uluslararası camia Türkiye’de Kürtlerin yaşadığını ve hiç bir hakka sahip olmadıklarını, dolayısıyla PKK’nin Türkiye’nin iç sorunu olduğunu, çözümünün de Türkiye’de olduğunu bilmiyor değildir. Ayrıca Büyükanıt’ın son haftalardaki açıklamalarından sonra, PKK’nin bahane, asıl niyetin Irak Kürdistan’ındaki federatif yapı olduğunu anlamakta da zorlanmayacaktır kamuoyu. Böylesi emellerle gerçekleşecek bir müdahale için içerideki ırkçı Türklerin sempatisi alınabilir, ama Amerika’nın, Avrupa’nın, Arap ülkelerinin, herşeyden önce de 40 Milyon Kürdün böylesi bir şeye sempati göstermesi için de bir neden bulunmuyor.

 

Yeri gelmişken, Büyükanıt’ın bu yönlü açıklamalarını, ileride zaman kaybını önleyebilmek için, şimdiden yeryüzündeki bütün dillere tercüme etmek gerekiyor. Hazırda bulunsun.

 

Gelinen aşamada ordunun geleneksel iç ve dış meşruiyet kaynakları tükenmiştir. „Laiklik“ ve „terör“ onun son kaynaklarıdır, ki zaten bu iki faktörü kendi eliyle azıtıp, buradan yeniden etkili olmaya çalıştığı da son aylarda kolayca gözlenmektedir. Batı’nın ordunun Türkiye’deki iktidarına anlayışla yaklaşmasını sağlayan soğuk savaş dönemi mazi oldu ve otoriter kalkınma tezleri yerini kalkınmanın ve barışın en iyi demokrasi ile mümkün olacağı anlayışına bıraktı. Irak Kürdistan’ına bir müdahale, Türkiye’nin bölgede bir istikrarsızlık faktörü olduğu gerçeğini de gözler önüne serecektir. Ki belirttiğimiz gibi, ordunun Türk siyaseti üzerindeki dominansı, bölgede barışa ve istikrara katkı sunduğu oranda, Batı’da bugüne dek fazla problem edilmemekteydi. Bir müdahale bu durumu değiştirebilir, Türkiye’nin izolasyonunu beraberinde getirebilir.

 

Dost Saddam’ın Kuveyt işgalinden sonra birden düşman haline gelmiş olmasını hatırlamakta fayda vardır. 

Kısaca ulusal ve uluslararası konjunktur, Türkiye’de demokrasi mücadelesinde ordunun kendisini demokrasi karşıtı cephede konumlandırması ve Büyükanıt tarafından kullanılan ırkçı-faşizan dile rağmen, askeri rejimin laiklik üzerinden kendisine „ilerici“ bir rol biçmesine uygun değildir. Nitekim ordunun siyasetteki rolü Avrupa ve Amerika’da sık sık eleştirilmektedir. Bu ülkeler darbe yanlısı olmadıklarını her fırsatta söylemektedirler. Türkiye’yi her fırsatta demokrasi, reformlar ve Irak Kürdistan’ı ile iyi ilişkiler yönünde teşvik ettikleri bilinmiyor değil. Bu koşullarda gerçekleşecek böylesi bir müdahale Türkiye’yi oldukça zor durumda bırakacaktır. Kürtlerin böylesi bir müdahaleye direnişi de anlayışla karşılanacaktır.

 

Yukarıda ordunun Türk toplumu içerisindeki yeri ve öneminin onun „kurtarıcı mit“inden kaynaklandığını belirtmiştik. Gene Türkiye’nin 1974 Kıbrıs müdahalesinin, paradoks bir biçimde, Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nın devrilmesine katkı sunduğunu belirtmiştik. Anlaşılan bu kurtarıcı mit, Türkiye ordu eliyle bir maceraya sürüklenmedikçe ve maddi ya da manevi büyük kayıplara vesile olmadıkça da devam edecektir. Bu şekilde, Irak Kürdistan’ına bir müdahalenin Türkiye’de ordunun iktidarına son vermesi de mümkündür ve bunu dileyelim.

 

Yazı: http://www.kurdistan.nu/

 Wêne: Uske

 

Bigire