Demokrasi ve barış ilişkisi üzerine

 

...Buna göre uluslararası barışı tesis etmenin, savaşları önlemenin en önemli yolu,

tek tek ülkelerde halkın yönetime dahil olmasıdır, yani demokrasidir...

 

Mustafa Özkul

moezkul@yahoo.de

23.05.2006

 

Demokrasilerin genellikle içbarışlarını sağlamış rejimler oldukları bilinen bir durum. Gene demokrasi ile uluslararası barış arasında yakın bir ilişkinin olduğu da bilinen bir şey. Çünkü demokrasilerin; yerleşmiş, ”kültür” haline gelmiş davranış kalıplarının bölünemez/ parçalanamaz olduğuna olan inançtan hareketle, içeride şiddeti ret eden, uzlaşmaya dayalı siyaset kültürünü, herhangi bir uluslararası sorun esnasında dışsallaştırabilme yeteneğine sahip olduklarına inanılmaktadır böylelikle.

Bu işin bir de Türkçeye ”Demokratik Barış Teorisi” diye çevirebileceğimiz bir teorisi var ”Uluslararası İlişkilerde”. Almanya kökenli bir teori olduğu için ”Theorie des ‘demokratischen Friedens’” diye geçiyor. Gün geçtikçe daha çok tanınan ve taraftar bulan bir teori. Nitekim bu yüzden Amerika’da da taraftar bulmaya, gün geçtikçe daha çok okutulmaya başlandığı duyuluyor. Hatta teori ile ilişkilendirilsin veya ilişkilendirilmesin, politikacılar da uluslararası barışın demokrasi ile tesis edilebileceğini her geçen gün daha çok vurgulamaktadırlar. Bunu son yıllarda en çok vurgulayan da, biraz da Amerika’nın dışarıya yönelik müdahalelerinden dolayı buna ihtiyacı olduğu icin, Amerika Başkanı George Bush’tur. Ama öncesinde de, 90’lı yılların ortalarında Clinton tarafından da epey vurgulanmıştı bu.

Düşünce tarihinde ilk temsilcisi de Alman Filozofu İmmanuel Kant’tır bu teorinin. Kant bu konuyu, kendisinin Türkçeye ”Ebedi barış için” diye çevirebileceğimiz, ”Zum ewigen Frieden” adlı az sayıdakı politik yazılarından birinde ele almaktadır. Buna göre uluslararası barışı tesis etmenin, savaşları önlemenin en önemli yolu, tek tek ülkelerde halkın yönetime dahil olmasıdır, yani demokrasidir. Ona göre eğer halk ülkesinde yönetime katılırsa, o da savaş ve barış konusunda tercihini, savaşın yükünü malıyla ve canıyla doğrudan kendisi ödeyeceği için, barıştan yana yapacaktır. Bu durum pek çok ülkede gerçekleştiğinde ise, uluslararası barış da gerçekleşmiş olacaktır. Bu iş kurumsallaşsın diye de, bu şekilde demokratikleşen ülkelerin uluslararası bir birlikte (Völkerbund) biraraya gelip, örgütlenmelerini önerir. Bu ilk bakışta biraz ”safça” görünse de, aslında bu şekilde Kant ”barışı” son derece ”rasyonalleştirmektedir”. Onu normatif bir talep olmaktan çıkarmaktadır. Yani işte ”insanlığın gelişmesi”, ”moral bir transformasyona uğraması” ve bu şekilde de ”savaşların ortadan kalkması” gibi belki de hiç gerçekleşmeyecek şeylerde aramamamaktadır o barışın nedenlerini. Hatta Kant’ın teorisinde ”mülk sahibi yurttaşa” (Besitzbürger) ve onun psikolojisine özellikle yer vermiş olması, yani mülk sahibi insanın barış ortamında malını koruma ve çoğaltma derdine düşeceğini özellikle belirtmiş olması, teorisinin utilitarist bir teori olduğu sonucuna da götürebilir.

Taraftarları, Kant’ın çok özetle bu şekilde olan teorisini son yıllarda çok yönlü ele alıp geliştirmeye çalışmaktadırlar. Epey de eleştireni var bu teorinin. En cok da Amerika’da taraftarı olan ”Uluslararası İlişkilerin” köklü teorilerinden ”Realist Teori” tarafından eleştirilmektedir. Realistler kısaca, uluslararası sistemin anarşik bir yapısının olduğunu, bu anarşik yapının devletleri kendi güvenlikleri ile ilgili önlemler almaya ittiğini, bu yöndeki her önlemin ise, karşı tarafta benzer önlemleri tetiklediği için, silahlanan devletin güvenliğini daha çok tehlikeye soktuğunu, bu şekilde sonu gelmez bir ”güvenlik dileması” sorunu olduğunu ve bundan kurtuluş olmadığını belirtmektedirler.

”Demokratik Bariş Teorisi” yanlıları ise bunun mümkün olduğunu belirtmektedirler ve bu bağlamda birbirleriyle savaşmayan demokratik ülkelere işaret etmektedirler. Onlara göre demokratik ülkelerde varolan uzlaşı kültürü ve karar alma süreçlerindeki benzer şeffaflık, bir yandan o ülkeler arasında bir ”biz” duygusunun oluşmasına neden olurken, aynı şekilde o ülkelerin birbirlerinin ”niyetleri” hakkında haberleşebilmelerini de sağlamaktadır. Bu ülkelerin ardından bir de uluslararası örgütlerde biraraya gelmeleri, bu ”güvenlik dilemasını” tümden yokedebilmektedir.

Realistlere göre ise, bu Batılı ülkeler arasındaki 2. Dünya Savaşı’ndan Sovyetler Birligi’nin dağılmasına kadarki dönemdeki barış, sadece bir “Soğuk Savaş Barışı” idi; benzer çıkarları, kaygıları olan kapitalist ülkeler Amerika’nın hegemonyası altında Sovyet tehdidine karşı birleşmişlerdi, dolayısıyla da sürekli değildir.

”Demokratik Barış” yanlıları ise, bu barış hala devam ettiğine göre, demek ki bu bir ”Soğuk Savaş Barışı” değilmiş ve teorinin bir tutarlılığı varmış demektedirler.

Gene bu bağlamda teorinin bir kısım eleştirenleri, demokrasilerin barışı neden her zaman ve her yerde değil de, sadece kendi aralarında kurabildikleri ve demokratik olmayan ülkelere karşı farklı davrandıkları sorusunu sormaktadırlar. Teori bu soruya cevap verirken, kendi içinde ikiye ayrılmakta: Bir kısım burada teorinin sadece demokratik ülkeler arasında işlediğini; çünkü ”güvenlik dilemasının” demokrasilerle demokratik olmayan ülkeler arasında sondakilerden kaynaklanan nedenlerle devam ettiğini belirtirken, teorinin önde gelen temsilcilerinden Alman Siyaset Bilimci Ernst-Otto Czempiel ve öğrencileri, demokrasilerin genelde barışçıl oldukları tezini savunuyorlar. Ona göre demokrasiler hala (demokratik olmayan ülkelerle) savaşıyorlarsa, bu tezde bir yanlışlık olduğundan değil, demokrasilerin sorunlu olduğundandır; demokrasilerin Kant’ın tezinin gerektirdiği olgunluğa henüz ulaşamadığındandır. Burada yapılması gereken, demokrasileri daha da demokratikleştirmektir. Öyle olmalı ki, savaşın yükünü ”sosyalleştirip”, kârını ”özelleştiren” çıkar çevreleri tümden etkisiz hale gelebilsinler; devleti çoğunluğun zararına olan bir savaşa sürükleyemesinler.

Yukarıda politikacıların uluslararası barışın demokrasi ile gerçekleşeceğini gün geçtikçe daha fazla dillendirdiklerini belirtmiştik. Demokrasinin savaşlar yoluyla gerçeklestirilmesinin çelişkisi apaçık olmakla birlikte, Amerika ve Avrupa’nın, özellikle de 90’lı yılların ortalarından bu yana dünyanın sorunlu bölgelerinde demokratik muhalefetlerle ilgilenmeleri, onlara destek vermeleri de bu şekilde biraz anlaşılır olmaktadır. Yani bu konuda biraz tutarlılar, çünkü bunu biraz da kendilerinin güvenliği için yapmaktadırlar.

Bigire