AKP ve Erdoğan’ın demokratlığı



 

...Türkiye’de siyasi alanın boş olması, sistemin laiklik takıntısı ve ordunun laik kampa dahil oluşu gibi Türkiye’nin özgün koşulları, AKP’ye ve Erdoğan’a kolayca “antisistem” görüntüsü ve böylelikle de “demokrat” sıfatı kazandırıyordu...

 

Mustafa Özkul

moezkul@yahoo.de

29.04.2006

 

Türkiye’de son haftalarda ordunun siyaset meydanını doldurma çabalarının arttığı dikkatlerden kaçmıyor. Bu çabalar özellikle de Şemdinli olaylarından bu yana artmaya başlamıştı.


Son yıllarda yaşanan göreli huzurlu yıllardan sonra Türkiye’de bu durum haklı olarak kaygıyla karşılanıyor. O huzurdan pek faydalanmasalar da, Kürtler de ordunun geri dönüşünden kaygılanmaktalar. Hatta herkesten daha fazla kaygılanmaktalar. Öyle ki, yaşadıkları 1990’lı yılları hatırlayıp, şu son bir kaç „sakin“ yılı „huzur“ olarak kabul etme eğilimine gidiyorlar haklı olarak.


Diğer yandan ordu siyaset meydanına bu şekilde geri dönerken, tanıdık demokrat aydınların itirazları dışında herhangi bir engelle karşılaşmamaktadır. „Muhafazakar demokrat“ AKP ve Erdoğan’ın tavrı bu konuda içler acısıdır. Gerek Şemdinli olayları sırasındaki performansları, gerekse de Diyarbakır olaylarındaki açıklamaları ve tavırları, Van Başsavcısının başına gelenler ve yeni çıkarılan TMY örneğinde olduğu gibi, bu süreçte ordunun işini kolaylaştırmak gibi bir işlev görmekteler. Bunun „demokrat“ bir tavır olmadığı açıktır. AKP ve Erdoğan’ın iktidar olarak son aylarda ülkenin askerileştirilmesi konusunda böylesi bir performansları ve sorumlulukları varken, Bülent Arınç’in son çıkışı da hafifletmeye yetmiyor bu sorumluluğu.


Erdoğan’ın başından beri zaman zaman şaşırttığı oluyordu. Geçtiğimiz yıl o bayraklı gösteriler sırasında da sert bir retorik takınmıştı.


Öncelikle, AKP ve Erdoğan’ın demokratlığının felsefi bir arka planının olmadığı açıktı. Böyle olmadığı için de tutarlı olamıyorlardı. Türkiye’de siyasi alanın boş olması, sistemin laiklik takıntısı ve ordunun laik kampa dahil oluşu gibi Türkiye’nin özgün koşulları, AKP’ye ve Erdoğan’a kolayca “antisistem” görüntüsü ve böylelikle de “demokrat” sıfatı kazandırıyordu. Avrupa Birliği sürecinde yapılan bir takım reformlar da bu gerçeği değiştirmiyor. Bu reform süreci AKP ile başlamadığı gibi, bu süreçte ısrarcı olmanın AKP ve Erdoğan için anlaşılır nedenleri de vardı. Bu bağlamda Türkiye’de küçümsenmeyecek bir adım olan idam cezasının kaldırılmasının DSP-ANAP-MHP koalisyonu döneminde gerçekleştiğini de hatırlamak gerekir. Her ne kadar bu koalisyon idam cezasını kaldırmış olmasını “Türkiye’nin menfaatleri” ile açıklıyor olsa da, benzer bir motivasyon AKP için de geçerliydi. O dönemde “Türkiye’nin menfaatlerinin” Avrupa ile bütünleşmekte olduğuna inanan geniş bir çevre vardı. AKP, bu şekilde hem Türkiye’de varolan bu güçlü Avrupa yanlısı kamuoyunun desteğini alabileceğini, hem de kendi kitlesinin türban benzeri sorunlarını Avrupa Birliği’nin din ve vicdan özgürlüğü konusundaki yaklaşımları ile bireysel boyutta da olsa çözebileceğini düşünüyordu. Ayrıca 28 Şubat benzeri bir darbeyle karşılaşmamak için de, Türkiye’nin bir an önce Avrupa’ya entegrasyonu, AKP iktidarının yararınaydı. Erdoğan’ın Kıbrıs konusundaki kararlı tutumu da, hem Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği sürecinde büyük bir engel oluşu, hem de Kıbrıs’ın uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin önünü tıkadığı gerçeği ve buna inanan küçümsenmeyecek bir iç kamuoyunun varlığı sayesinde mümkün olabilmişti. Onun dışında, Kürt sorunu gibi benzer büyük iç sorunlara ya hiç dokunulmadı, ya da bir iki ufak girişimle geçiștirildi.


Oysa AKP ve Erdoğan, içerdeki güçlü kamuoyu desteği ve Avrupa’nın da yapıcı yaklaşımı ve teşviki ile oluşan olumlu atmosferde daha fazlasını da yapabilirlerdi. Bilindiği gibi bu yapılmadı. Bu yapılmadığı gibi, son haftalardaki gelişmelerden de görüldüğü gibi, bir geriye dönüş yaşanmaktadır ve bu süreçte AKP iktidarının da küçümsenmeyecek bir rolü vardır. Bu yüzden gelişmelerden tek başına orduyu sorumlu tutmak, eksik bir yaklaşım olacaktır.


Diğer yandan AKP ve Erdoğan bu şekilde Avrupa Birliği sürecinden uzaklaşılacağını da bilmiyor olamazlar. Henüz erken bu soruyu sormak için ama, şu son aylardaki gelişmelere bakarak AKP ve Erdoğan’ın Avrupa Birliği stratejisinden vazgeçtikleri sonucu çıkarılabilir mi?


Avrupa Birliği İnsan Hakları Mahkemesi bir süre önce Leyla Şahin’in türban davası ve Refah Partisi’nin kapatılması ile ilgili görüştüğü iki ayrı davada Türkiye’de verilen kararları haksiz bulmamıştı. Bunun üzerine İslamcı kesimin önde gelen aydınlarından Ali Bulaç, bir kaç kez, bu durumda Türkiye’nin hem de İslami kimliği belirgin olan bir iktidar döneminde Avrupa Birliği stratejisinde ısrarcı olmasının bir anlamının ve meşruiyetinin kalmadığını yazmıştı. Bu yaklaşımın İslamcı kesimde sadece Ali Bulaç’a ait olmadığı düşünüldüğünde, Erdoğan’daki bu değişikliğin böylesi ideolojik nedenleri olabilir mi sorusu da akla gelebilir. İçeride AKP iktidarı eliyle yukarıda saydığımız şaşırtıcı gelişmelere paralel olarak, dış politikada da benzer bir değişiklik gözlenmektedir. Aynı dönemlerde HAMAS ile görüşülmesi, AKP’nin Amerika ile ilişkilere yeniden önem atfetmeye başlaması, bu tahmini güçlendirmektedir. Bu şekilde Erdoğan ile Genelkurmay arasında retorik düzeyinde de olsa bir yakınlaşma da dikkatlerden kaçmamaktadır.


Eğer Erdoğan ciddi ciddi Avrupa stratejisinden vazgeçmeyi ve bölgeye yönelmeyi düşünmüşse, o zaman tüm bu değişiklikler anlaşılır olmaktadır. Onun da ötesinde bu bir zorunluluk olmaktadır. Çünkü bölge politikasının aktörleri ve enstrümanları işte bunlardır.


Sonuç olarak, AKP ve Erdoğan tümüyle „sistemdışı“ değildirler; sistemle laiklik konusunda çatışırlarken, Kürt, Alevi, Ermeni vb. sorunlar karşısındaki tutumları vasıtasıyla da bütünleşebilmektedirler. Aynı şekilde „demokratlıklarının“ felsefi bir dayanağının olmaması da, Avrupa Birliği’ne dar ve pragmatik yaklaşmalarına neden olurken, beklentilerini karşılamaktan uzak kalındığı böylesi durumlarda da, terkedilebilir bir strateji olarak görmelerine neden olmaktadır. Belirtmek gerekir ki, bu „isteklerini karşılamıyorsa, bari uzak dur ve ‚asimile olma!’“anlayışının muhafazakarlık açısından bir tutarlılığı da vardır.

 

 

Bigire