2005ten Esintiler
Keko
Baran
29.12.2005
Bizler
ölümle yaşam, gökle yeraltı arasında çırpınız.
Tanrılar diyarı ile ölüm diyarı arasındayız. Göktekiler
ölümsüzdür ve biz kullara orası hiç nasip olmadı. Bugüne kadar
ne göktekileri, ne de yerin dibindekileri görebildik. İki koca yalan..
Sahip
olduğu koca!!! beyniyle, sadece bir parmağını çalıştıran,
'zamanın kısa tarihi' adlı kitabıyla evrenin kıçına
parmak atan Stephen Hawking, tanrı ne yapmış? değil,
tanrı bundan sonra ne yapacak? sorusunun yani bu iki yalanın peşine düşmüş...
Çaresizliğimizden,
ölümsüz tanrıları evrenin bir yerine, ölümlü tanrıları
da yerin dibine yerleştirmişiz. İnsanoğlu Sümerlerden
kalma bu geleneğe hala bu formatla inanmakta.
Gök
gürlemesi ve şimşek, nenemin anlatımına göre, tanrının
öfkelendiği anmış; arada sırada kullarını
korkutmak için elindeki kamçıyı oraya buraya savururmuş. Nenem
bana böyle anlatırdı, her bruskta, tir tir titrerken...Nenem Sümerli
olmamasına rağmen, Sümer inancını taşırdı,
ne garip değil mi?
Bütün dinler, ilk korkunun ve umudun birer versiyonundan başka birşey değil.
Yedi
kat evreni geçtik, belki onlarca, belki yüz binlerce evrene sahibiz
diyor Rus biliminsanı. Yüzlerce, renga-renk balonların gökyüzünde
uçuştuğunu düşünün, işte 'onlardan bir tanesi bizim
evrenimiz', diyor. Haydee, al birini vur birine...
Ölümsüzleri,
güçlüleri, güzel ve yakışıklı tanrıları, iki
kaşına-gözüne hayran olduğumuzdan değil; korkudan, çaresizlikten
hep göğe çıkardık. Kötü ve çirkin olanları, tanrılar
meclisine ihanet eden tanrıları ise, karanlığa, yerin
dibibine yerleştirdik, yerin dibine sağlam bir temel
atamadan...Minareleri, mabetleri, türbeleri, piramitleri hep göğe doğru
uzattık, tanrılara birazcık olsun daha yakın olmak için...
Ölümsüzlüğü
arayıp ta bulamayan Sümerli Kral Gılgameş, arkadaşı
Enkudi öldüğünde, yanı başında günlerce aç-susuz kalmış,
ağıtlar yakmış, kendisini yerden yere vurmuş,
haftalarca yemek yiyememiş, yıkanmamış...Ceset kokuncaya
kadar da gömmemiş. Yerin dibine gitmiş, tanrılardan af dilemiş,
'verin bana arkadaşımı' demiş. Tanrılar öfkelenerek, 'git
işine' demişler, 'senin cinsine bir verdikmi hep ister' demişler,
haklı olarak...
Orta
Anadolu Kürt kadınları, bir yakınları öldüğünde, yüzlerinin
her iki yanını tırnaklarıyla kanatırlar, elleriyle göğsüne,
kafalarına şiddetle vurur. Kanatmak ve vurmak çok eski bir gelenektir.
Ölen ailenin fertleri bir kaç hafta bonya yapmaz, siyah elbiseler giyer,
yemeden içmeden kesilirler.... Tanrıya yakarıştır bu, 'verin
bize', 'almayın bizden sevdiklerimizi' derler...
Bundan
7-8 bin yıl önce Konya-Çumra-Çatalhöyükte bir halk yaşarmış,
boyları 1.50cmi geçmiyormuş. Anaerkil bir toplummuş, kadınları
çok kiloluymuş, ana tanrıçanın ismi de Goya imiş.
Evlerinin kapıları yokmuş, damda açtıkları bir delikle
odalara girerlermiş, herhalde kadınlarının çok kilolu
olduklarında olsa gerek. Çatalhöyük kazı çalışmaları
yaklaşık 30 senedir sürdürülmekte. Yedi kat yerin dibine inmişler.
Çatalhöyüklüler, ölülerini açık bir alan bırakırlarmış,
yırtıcı kuşlar etlerini yesinler diye. Geriye kalan
kemikleri, oturdukları odanın ya da yatak odalarının altına
gömerlermiş. 'Sevdikleriyle beraber yaşamak' işte buna denir.
Zerdüştiler de ölülerini yüksek bir tepeye koyarlarmış, yırtıcı kuşlar etlerini yermiş, geriye kalan kemikleri ise mezel dedikleri bir odaya gömerlermiş.
Afrikalı
bir kabile ise olaya daha farklı bir açıdan yaklaşmışlar;
ölen yakınlarının etlerini yerlermiş; yamyam oluşlarından
değil, ölen yakınlarını daha iyi özümsemek için.
Ne
yaşayan ne de ölen ölüm denen olguyu kabul etmemiş. Mezelin (mezar)
başında, imam yüksek sesle, ölünün adını üç kere söylediğinde
ölen, 'eyhay demek ki ölen benmişim!!! dermiş.
Yerin
dibine giden sevdiklerimiz geri gelmemek için giderler. Ama 40 gün içinde bir
kereliğine de olsa bir akşam ziyaret edermiş sevdiklerini. Bir çok
kadının, erkeğin 'o geceyi' beklediklerini çok gördüm... Korku
ve umut içinde, karanlıkta beyazlar giymiş sevdiğini son bir kez
görmek umuduyla çırpınıp dururlardı....
Giden gelmiyordu, bekleyenler bunu bilmesine rağmen...olur ya belki...