İNSANLIĞIN BEŞİGİNDE 14 EYLÜL

 

Nuh’un gemisinin karaya oturduğu gün olduğuna inanılan 14 Eylül’de geleneksel olarak Kürdistan’daki her dini ve ulusal grup kan davalarını geçici olarak bir kenara bırakıp kendi topluluklarından daha eski olan bu olayı anarlar.

 

Memê Mala Hine

memhine@gmail.com

09.08.2007, xelkedondurma.com

 
Kürtlerin kendi yurtlarının egemeni olmamaları, Osmanlı güdümü, Batılı misyonerlerin kışkırtmaları ve kendi arasında sürekli çatışan bir halkın bir başka halkla çatışmasının çok normal olduğu gibi Kürtler için “suçu hafifletici” nedenler sıralanabilir. Ama bunların hiçbiri katliamın faillerini temize çıkarmaz.

İnsanlığın Beşiğinde 14 Eylül

19. yy. Batılı seyyah ve misyonerlerden günümüze miras kalan bir Kürt imgesi vardır: Zamanı yüzlerce yıl geriden takip eden, vahşi ama bir o kadar da sempatik olan pitoresk dağlı. 

Bu imge öyle güçlüdür ki, ömrü boyunca modern zamanların terra incognita’sı yani bilinmeyen toprak parçası olarak görülen Kürdistan’a ayak basmamış olan Alman yazar Karl May’ın –büyük ölçüde Austen Henry Layard’ın gezi notlarından oluşan Ninova ve Kalıntıları adlı eserinden yararlanarak- yazdığı Vahşi Kürdistan’da adlı romanında çizdiği Kürt karakteri bugün dahi Batılıların Kürt algılamasında önemli bir yer tutmaktadır. 

Yurttaşı Helmuth von Moltke Osmanlı ordusunda danışmanlık göreviyle Kürt avına çıkarken, Karl May’ın şövalye ruhlu kahramanının bu geri kalmış halka dostluk elini uzatmış olması sempatiyle karşılanabilir. 

Oluşturdukları tatlı bela dağlı imgesi her ne kadar Kürt halkına ayak bağı olmuşsa da Batılı seyyahların Kürt tarihine önemli ölçüde ışık tuttukları inkar edilemez.

Batılı seyyah ve misyonerler kafilesinin son üyelerinden olan W.A.Wigram’ın Edgar Wigram ile birlikte kaleme aldığı, Kürdistan tarihi üzerine yazılan kitaplarda sık sık başvurulan kaynak kitabı The Cradle of Mankind- Life in Eastern Kurdistan’ın Türkçe çevirisi birkaç yıl önce İnsanlığın Beşiği Kürdistan’da Yaşam adıyla Avesta yayınevi tarafından yayımlandı. 1902-1912 yılları arasında İngilizlerin Kürdistan’daki Asurilere yönelik misyon çalışmalarında yer alan W.A.Wigram’ın bu on yıllık süreç içindeki izlenimlerine dayanan kitap 1914 yılında yazılmış ve 1922’deki ikinci baskısına Birinci Dünya Savaşındaki gelişmeler iki bölüm halinde eklenmiş. Kadim Asur uygarlığının ardılları olan Asurilerin dini ve siyasal yaşantılarının, yaşadıkları trajedilerin detaylı bir şekilde anlatıldığı kitapta Kürdistan’daki genel sosyal yapı ve politik hava göz ardı edilmemiş.    

Kitabın Türkçe baskısı Asurilerce olduğu kadar Kürtlerce de yad edilmek istenmeyen kötü anıların anımsanmasına yol açmış olabilir. Bundan kaçınmamak da gerekir. Zira geçmişteki acı olayları unutarak değil, ama onlarla katartik bir yüzleşmeyle tarihimizle barışık hale gelebiliriz.

 

Tarihi Asur devletinin yıkılışından 19. yy. başlarına kadar tarih kaynaklarında ciddi bir Kürt-Asuri çatışmasına rastlanmaz. 19. yy. başlarında Batılı devletlerin misyoner çalışmaları Kürtler ile Ermeni ve Asuriler arasında bir kutuplaşma meydana getirmiş, Osmanlı İmparatorluğunun kışkırtmasıyla da Mir Bedirxan 1843’te Tiyari ve Tuxuba Asurilerine karşı bir katliama girişmiştir. Yine Birinci Dünya Savaşında İttihat ve Terakki’nin girişimleri sonucunda Kürtler ikinci defa Asurilere karşı bir katliam gerçekleştirmiş ve kadim halk çareyi Irak’ı işgal etmiş olan İngilizlere sığınmakta bulmuştur. 1895 ve 1915 Ermeni katliamlarında tamamen Osmanlıların güdümünde bulunan Kürtlerin rolü ikinci derecede ise de Asuri katliamında Kürtler hiç de masum değildir. Kürtlerin kendi yurtlarının egemeni olmamaları, Osmanlı güdümü, Batılı misyonerlerin kışkırtmaları ve kendi arasında sürekli çatışan bir halkın bir başka halkla çatışmasının çok normal olduğu gibi Kürtler için “suçu hafifletici” nedenler sıralanabilir. Ama bunların hiçbiri katliamın faillerini temize çıkarmaz.

 

Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından Kürt köylerine yerleştirilen Asurilerin oluşturdukları silahlı birlikler İngiliz askerleriyle birlikte Kürtlere ve Araplara karşı savaştılar. İngilizlerin resmi olarak Irak’tan çekilmesinden sonra Asuriler imtiyazlı konumlarından hızla uzaklaştırıldılar. Ama umulanın aksine –İngiliz istemleri doğrultusunda- yoğun bir fiili baskıya maruz kalmadılar. 1930’lardan itibaren de Kürt-Asuri ilişkileri yeni bir çatışmasız  döneme girdi ve bu çatışmasız ilişki zamanla yerini dostluğa bıraktı.

 

Asuriler de Kürtler gibi Ankara, Şam, Bağdat ve Tahran rejimlerinin şoven ve asimilasyonist politikalarına maruz kaldılar ve zamanla bu politikalara karşı Kürtlerle birlikte ortak refleksler gösterdiler. Bir dönem Avrupalı gazetecilerinin yoğun ilgisine mazhar olan ilk kadın peşmerge komutanı Margerette George bu ortak reflekslerin en popüler örneğiydi. 1988 ve 1991 yıllarında Saddam Hüseyin’in gerçekleştirdiği katliamlardan kaçan Kürt mültecilerin arasında Asurilerin de olması pek çok kişi için şaşırtıcı değildi. Yine 1980’li ve 1990’lı yıllarda Kuzeyden Avrupa’ya doğru başlayan mülteci akımında Asurilerin de bulunması bu iki halkın kader birliğinin açık bir kanıtıydı.

 

Birkaç yıl önce Kürt-Asuri dostluğunun sembol isimlerin olan Fransuwa Hariri’nin katledilişi, bu dostluğu engellemek isteyen güçlerin ne kadar pervasızca hareket edebileceklerinin bir göstergesiydi. Amerika’nın Irak’ı işgal ettiği ilk yıllarda Bağdat ve Musul’daki Asuri kiliselerine yönelik şoven Arap gruplarının gerçekleştirdikleri bombalı saldırılar, yine bu grupların Musul’daki Yezidi köylerinin su depolarını zehirlemeleri, Kerkük’te Kürtlere ve Türkmenlere yönelik saldırılar Kürtlere Asuri, Keldani ve Türkmenlerle birlikte –Türk devletinin Türkmenler arasında Kürtlere karşı provokasyonlarına rağmen- eşit bir şekilde yaşayacakları federatif bir sistem kurma noktasında önemli bir sorumluluklar yüklemektedir.

 

Kuzeyde son 20-30 yıldır Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan Süryani ve Yezidilerin birkaç yıldır gözle görülür bir şekilde ata topraklarına dönme çabaları korucuların dışında bütün Kürtleri sevindirmekte. Artık varlıklarını sadece stran ve çiroklarda duyar hale geldiğimiz, kültürümüzün ayrılmaz bir parçası olan bu kadim kardeşlerimize “xêr hatin” demeliyiz. Kendi topraklarının egemeni olmasa da Kürtlerin yapabileceği elbette birçok şey var. Bu konuda yurtsever çevre ve kurumlara önemli görevler düşmektedir.

 

Bugün Hewlêr’in bir semti olan Asuri köyü Aynkawa şehre bir başka güzellik katıyor. Duhok’taki Asuri, Keldani ve Ermeni kiliseleri bizlere unutturulmaya çalışılan tarihimizi anımsatan güzel örnekler. Duhok’un hemen kuzeyinde yer alan Sidor köyü hüzünle Yahudi sakinlerinin yolunu gözlüyor. Deyr el-Zaferan manastırı ve Aktamar kilisesi turistlerden ziyade     günlük ibadetlerini gerçekleştiren cemaatlerinin özlemini duyuyor. Bu topraklar “tarihsel haksızlık” mazeretine kulak asmıyor, tıxalarını, axçıklarını bekliyor.

 

Kürdistan hiçbir zaman sadece Kürtlerin yaşadığı bir ülke olmadı, yarın da olmayacak. Kürtler genel karakteristiğin aksine birlikte yaşadığı halkları dışlamadan, onları tarihsel algılamalarının ötesinde yeniden tanımlayarak ulusallaşma süreçlerini tamamlayacak belki de tek halktır. Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği bir süreçte Türk, Arap ve Fars ulus modellerine karşı Kürtlerin oluşturacağı alternatif ancak ve ancak egemen ulusların dışladığı ve Kürtlerle kader birliği içinde olan Asuri, Ermeni ve Türkmenlerle birlikte olacaktır. Bunun için kelimenin tam anlamıyla tarihsel bir sözleşmeye ihtiyaç vardır.

 

Bu sözleşmenin tarihsel kaynakları Wigramların da değindiği ve bugünlerde unutulmuş olan bir efsanede mevcuttur. Bu efsaneye göre Nuh’un gemisi Cudi dağının yamacında olan ve yüz yıl önce Hesena adında bir Nasturi köyünün bulunduğu yerde karaya oturmuştur. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu gün olduğuna inanılan 14 Eylül’de geleneksel olarak “Kürdistan’daki her dini ve ulusal grup kan davalarını geçici olarak bir kenara bırakıp kendi topluluklarından daha eski olan bu olayı anarlar. Her ulustan ve her mezhepten Hıristiyan, hem Şii hem Sünni Müslümanlar, Sabiler, Yahudiler ve hatta ürkek gizli Yezidiler bile oraya gelirler.” İşte tüm mesele Wigramların “Allah’ın Ateşkesi” olarak adlandırdığı bu tarihi günü “karmaşanın hakim olduğu Kürdistan’da” yeniden yaşatmak, yılın her gününe yaymak, kendi içinde ve birlikte yaşadığı halklarla sürekli çatışan Kürt imgesi kamburundan hızla kurtulmaktır.

 

Bigire