| Kapitalizm
ve Liderlik Müessesesi! |
|||
|
16.05.2008,
xelkedondurma.com |
|||
|
|
|||
| Şimdi orta yerde bu denli bir sol(uk)suzluğun olduğu aşikarken Fransa’da Sarkozy, İtalya’da Berlusconi, Almanya’da Merkel ve ABD’de Bush’un lider koltuğunda olması kapitalizm için hiçbir “güvenlik açığı” teşkil etmiyor. | |||
|
|
|||
|
Hasan Sever |
|||
![]() |
Kapitalizm ve Liderlik Müessesesi! Küçük Bush’un ABD’nin başına geçmesi malumun ilanı oldu. Artık bütün açıklığı ve çıplaklığıyla anlaşıldı ki kapitalizm, klasik manada liderlik müessesesine ihtiyaç duymuyor. Bunun yerine ÇÜŞ’lerin ( Çok Ülkeli Şirketler) ve stratejik araştırmalar yapmakla mesaisini tüketen enstitülerin dünyanın gidişatına yön vermeleri ve büyük ölçekli politikaların dünya çapında yürürlüğe girmesinde başat rol oynamaları kapitalizmin teoriden pratiğe geçtiğinin en belirgin belirtileri oldu. |
||
|
Yine klasik manada dünyanın yorumlanması ve o yorumlamadan daha asude ve yaşanabilir bir hayatın ortaya çıkarılabilme çabası düne nazaran hem daha kolay hem de daha zor bir hal aldı. Artık hayat karşımıza kolay yanıtlanabilir sorular çıkarmıyor. Renklerin bir birine karıştığı, ellerin cepten cebe adres değiştirdiği ve öte yandan her şeyin harman alanında aşikar edildiği devirdir yaşadığımız. Meselenin detayına indikçe, ki aslında her meselenin detayına inmek aynı radikalliği ve karakteristiği içerir, karşımıza ya toptan bir reddi ya da toptan bir kabulü çıkarıyor.
Basit ama bir o kadar da vurucudur: Kapitalizm
öldürür. Veya Zürich 1 Mayıs Alanı’nın duvarlarını
süsleyen şu belirleme: “Kapitalismus hat keine Fehler, er ist der
Fehler[1]” Bütün makro ve mikro
iktisat teoremleri, borsa endeksleri, faiz hareketleri, kısa ve uzun dönem
yatırımlar, transferler, borç ödemeleri ve yapısal
politikalar bir dakikalığına “dur” moduna alındığında
ve bir nefeste ve hiç istif
bozulmadan “kapitalizm öldürür” dendiğinde, bambaşka bir
gerçekliğin hüküm sürdüğünün görülmesi, en azından,
o karmaşadan beslenmeyenlerin rahatlıkla görebileceği bir
şeydir. Medya bezemeleri, cafcaflı cümlelerle donatılmış
burjuva teoremleri, ekranları ve gazeteleri parsellemiş koca cüsseli
“bilir kişiler” ve bil cümle renklendirilmiş “star”lar
sahneden çekildiğinde, geriye talandan başka bir şeyin
kalmadığı rahatlıkla görülebilir. Reflekslerimiz,
kullanılmadığından olsa gerek, o denli yavaşlamış
ki, her gün bir adım daha sonumuzun yaklaştığını
akıl almaz bir sakinlik ve rahatlıkla karşılıyoruz. İstanbul Tuzla tersanelerinde her gün bir
işçi ölüyor ve biz susuyoruz. Burma’da insanlık kıçı
kırık bir tayfuna kurban oluyor ve cunta bütün dünyaya meydan
okur bir havada “bize yardım gerekmez” diyor, Çin yedi nokta
sekizlik bir depremle sallanıyor ve o muhteşem(!) ekonomik kalkınmaya
tezat on binlerce insan ölüyor. UBS ava giderken yaklaşık kırk
elli milyar İsviçre franklık av oluyor ama bedelini sayıları
beş bini bulan çalışan işlerinden atılarak ödüyor
ve bu da yetmiyor, çapı UBS’nin çapına namzet Genel Müdür,
Marcel Ospel[2],
20 milyonluk bonusla ödüllendiriliyor ve, bitte schön, istifa ediyor. Soru çok basit: Yaşadığımız
en nihayetinde dünya gezegeniyle sınırlı bir kapalı
ekonomi değil mi! Öyleyse zararın olduğu bir yerde bir de
kar olmak durumunda. Franziskan
rahiplerden bu yana kullanılan çift taraflı muhasebenin emrettiği
üzere, bilanço her hangi bir noktada aktif ve pasiflerin terazide yani
dengede olduğu andır. Bu fizik biliminde enerjinin korunması
yasasına tekabül eder ve bir diğer tanımlaması da bileşik
kaplar yasasıdır. Yani kısaca: Zararı eden belli ve
fakat bu zararın birilerine kar olarak akmış olması lazım.
Kim onlar? Hiçbir “bilenin”, gazetenin, televizyonun ve profesörün
dile getirmediği bu soru kapitalizmin kendi iç hastalığıdır.
Bu, yani zararın bir başka tarafa kar
olarak aktığı muhasebesel operasyonlar, yine de al gülüm
ver gülüm mukabilinde bir oyuna benziyor. Zira esas mesele yani kırkın
parçası, sürekli kar edenlerin destesinde arzı endam ediyor.
Yukarıda belirttiğim esas esaslı yasalar işte tam da bu
noktada devreye giriyor. Yani, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi
biri veya birileri hak etmediği bir zenginliği yaşarken, dünyanın
herhangi bir yerinde herhangi biri veya birileri hak etmediği bir
fakirliği yaşıyor. Üstelik zenginliği yaşayanın,
yaşattığı fakirlikle herhangi bir fiziksel temas ve coğrafik
sınır zorunluluğu da bulunmuyor. İşte bu “hiç
bir şey yoktan var, vardan yok olamaz” yasasının bütün hükmüyle
sınıf savaşında hüküm sürdüğünün ispatı
oluyor. Bizim bu yasalardan haberdar olup olmamamız ise, tıpkı
yürürlüğe girmiş bir yasadan haberdar olmamamızın
cezamızın hafifletmediği gibi, çilemizi azaltmıyor. Kapitalizm teoriden soyutlanmış, tekel
çapsızlığıyla operasyonel bir güce dönüşmüşken
bizim, terörsel şiddet olarak sistemin
tepesinde ve entelektüel şiddet olarak toplum içinde bulunamayışımız,
beceriksizliğimiz ve kan kaybımızdan başka ne anlama
gelir ki! Latin Amerika’daki bir kaç kıvılcımı
saymazsak dünyanın kapitalizmin insafına terk edildiği apaçık
ortada. Bu ise hem bizim prestij kaybettiğimizin hem de kurtarılacak
koskoca bir gezegeni kurdun insafına terk ettiğimizin fotoğrafıdır.
Şimdi orta yerde bu denli bir sol(uk)suzluğun olduğu aşikarken Fransa’da Sarkozy, İtalya’da Berlusconi, Almanya’da Merkel ve ABD’de Bush’un lider[3] koltuğunda olması kapitalizm için hiçbir “güvenlik açığı” teşkil etmiyor. Zira o güvenlik açıklarından içeriye sızacak ve sistemi işlemez hale getirecek bir sol şiddet henüz ufukta görünmüyor. Bu ise dünyanın her gün ve çok daha hızlı sonuna koşması anlamına geliyor.
....
[1]
Kapitalizm’in hatası
yoktur zira kendisi bir hatadır. [2]
Marcel Ospel’in İsviçre gazetelerine konu olan
kariyer hikayesi evliliklerine bağlandı. Her sıçrama
arifesinde bir nokta evliliğin
yapıldığı göz önüne alındığı
hesaba katılırsa bunun bir komplo teorisi olmadığı
rahatlıkla fark edilebilir. [3]
Öteki İsviçre’nin yazarlarından Tan
Demir’in, Obama’nın muhtemel seçiminden duyduğu heyecanı,
bu vesileyle paylaşmadığımı da belirtmiş
olayım. (Tan Demir, Barack Hüseyin Obama, http://www.oteki.ch/News-file-article-sid-205.phtml)
|
|||