Bir kitap

Ermeni İdeolojisi Üzerine Denemeler

Küçük Asyada Hint Avrupa Gezintileri

herkesle omuz omuza bir Anadolulu olarak yaşama

Sinan Dervişoğlu

06.08.2007, xelkedondurma.com

 
Eser, Ermenilerin Anadolu’daki  kök- lerini ve Hristiyanlığın kabulüne kadarki tarihlerini, belirli tez- lerle de hesapla- şarak aktaran bir deneme niteliğindedir.
Küçük Asyada Hint Avrupa Gezintileri

ERKEN ERMENİ TARİHİYLE TANIŞMAK

Geçen sene araştırmacı Arsen Ceyhan’ın “Küçük Asya’da Hint-Avrupa Gezintileri” başlıklı kitabı Belge yayınlarından çıktı. 

Arsen Ceyhan, iyi tanıdığımız bir ismin, yazar Kirkor Ceyhan’ın oğludur. 1999 yılında kaybettiğimiz bir “Anadolu çınarı” olan Kirkor Ceyhan, Aras Yayınları’ndan çıkan “Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm” “Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize” ve “Kapıyı Kimler Çalıyor?” adlı eserlerinde Sivas Zara’lı bir Ermeni kardeşimizin gözünden yüzyılın başından itibaren yaşanan acıları, bu toprağa ve onun üstünde yaşayan herkese duyduğu sevgiyle birlikte aktarmış, ömrünün sonuna dek koruduğu “herkesle omuz omuza bir Anadolulu olarak yaşama” azmiyle hepimizin yüreğini titretmişti. 

Oğlu Arsen Ceyhan’ın eseri ise, Ermenilerin Anadolu’daki  köklerini ve Hristiyanlığın kabulüne kadarki tarihlerini, belirli tezlerle de hesaplaşarak aktaran bir deneme niteliğindedir. 

Eser, Ermeni tarihinin etrafında, Anadolu toplumlarının gelişimi hakkında önemli veriler ve tespitler içermektedir.

ERMENİLERİN KÖKENİ VE HİNT-AVRUPA TEZİ

 

Önce şu soruyu kendi kendimize soralım: Bu topraklarda yaşayan nüfusun ezici Müslüman çoğunluğu olarak (Türkler, Kürtler..) Ermeniler hakkında; özellikle onların kökeni hakkında ne biliyoruz?  Bu sorunun cevabı, maalesef günlük gazete başlıklarının ve kulaktan dolma kültürün ötesinde değildir: Bize benzedikleri, ortak yemeklerimiz olduğu, geçmişte Osmanlı devletine önemli hizmetlerde bulundukları, sonra bize karşı kullanıldıkları, aramızda acı hadiseler cereyan ettiği, şimdi de  ikide bir Batı’nın karşımıza çıkardığı düşmanca tezlere malzeme teşkil ettikleri...Biraz daha aydınımızın ise bir kısmı, oldukça yaygın bir yanılgıyı, Ermenilerin Urartu kökenli olduğu görüşünü taşımaya devam eder. 1000 yıla yakın bir süredir beraber yaşadığımız bu halk hakkında bu kadar bilgisiz olmamız da, yaşanan sorunun, gerilimin ve diyalogsuzluğun temel bileşenlerinden biridir. Halkların dost ve kardeş olmaları için önce birbirini tanımaları gerekir. Türkiye Ermeni cemaati, Türkler hakkında, parçası oldukları milli eğitim dolayısıyla yeterince şey bilmektedir. Ancak bu bilginin karşılığı Türk tarafında yoktur.

 

Arsen Ceyhan’ın kitabı, Ermenilerin tarihsel kökleri hakkında, ilk tarih sahnesine çıkıştan Hristiyanlığın kabulüne kadar geçen dönemi kapsayan, oldukça derli toplu ve yararlı bir bilgi sunmaktadır. Her tarihsel çalışma, kaçınılmaz olarak bir hesaplaşmadır ve Ceyhan da çalışmasının daha ilk sayfalarında uzun yıllar Ermeni resmi ideolojisi niteliğinde olan Horan’lı Movses’in tezini reddetmekle işe başlamaktadır. Bu tez Ermenilerin anavatanının Kafkasya ve Ararat dağı olduğunu belirtmekte,  halen üstünde yaşanılan toprağı “ezelden beri kendine ait” gösterme açısından 1924 Türk Tarih Tezine (Etiler ve Sümerlerin Türk olduğu iddiasıyla birlikte) şaşırtıcı şekilde benzemektedir. Görünen odur ki, tarihsel bilginin ideolojik çarpıtılması, milliyet ve sınır tanımamaktadır. Ermeniler, söz konusu yanılgıların aksine Balkan kökenli bir kavimdir; ve M.Ö 700 civarında Frigya’yı kuranlarla birlikte Anadolu’ya gelmiştir.  Daha sonra, bilinmeyen sebeplerle Ermenilerin atalarını teşkil eden kabileler Frig’lerden ayrılmış; Kızılırmak’ı geçerek doğuya yönelmiş, Urartu devletinin civarına yerleşmiştir.

 

Bu noktada Ceyhan’ın da kullandığı bir anahtar kavrama, kitabının da adında yer alan “Hint-Avrupa” kavramına değinmekte yarar var. Değişik halkların dil yapılarındaki benzerliklerden yola çıkarak kurulmuş bir model olan “Hint Avrupa” tezi, kimi yazarlar tarafından, hiç de haksız olmayan gerekçelerle, “Avrupamerkezci dünya görüşünün, tüm insanlık medeniyetini sahiplenmek için kullandığı ırkçı bir yaklaşım” olarak nitelendirilmiştir. Özellikle dildeki benzerlikten hareketle bir “Hint-Avrupa toplum yapısı”, hatta “Hint-Avrupa ortak medeniyeti” yaratılmaya başlandığında, yalnızca tarihsel olgular zorlanmakla kalmamakta, aynı zamanda ideolojik-politik boyutu daha ağır basan bir “medeniyet modeli”ne doğru savrulunmaktadır. Ancak kitapta Ceyhan’ın yaklaşımı, bu tavırdan hayli uzak, dengeli ve sağduyulu bir yaklaşımdır. O eserinde Hint-Avrupalılık kavramını dil paralellikleri ve belirli kültürel motifler (çömlek desenleri..) çerçevesinde ele alarak başarılı bir açıklayıcı araç olarak kullanmaktadır.

 

Bu kategorileştirme Urartu ile ilişkiyi kavrama açısından önemlidir; zira Hint-Avrupalı olan Ermenilerin sonunda yıktıkları ve kültürel-tarihsel mirasını  devraldıkları Urartu, Hint-Avrupa’lı olmayan (N.İ.Marr’ın deyimiyle “Yafetik”) bir kültürdür; buna karşılık Ermeni kültürüne ciddi bir esin ve zenginlik kaynağı teşkill etmiştir. Bu çerçevede, diğer kavimlerin Ermeniler için kullandığı “Ermeni, armenian, arménien” kelimesinin de Perslerin Urartu bölgesine verdiği isim olan “Arminia” ile bağlantısını; gene Ermenilerin kendileri için kullandıkları “Hay” kelimesinin de bazı Frig kabilelerinin kendilerine verdiği isim olan “Hayk” ile bağını elimizdeki eserden öğreniyoruz.

 

 

PERS ETKİSİ VE HELENİZME DİRENİŞ

 

Urartu bölgesinde kurulan Ermeni egemenliğinin gelişimini aktaran Ceyhan,  aslında tüm Anadolu kültürleri üzerinde ciddi etkileri olmuş bir unsuru, Ermenilerin evrimi üzerinden bizlere yansıtmaktadır: Persler. Daryus’ün fetihleriyle Pers unsurunun Ermeni kültürü üzerinde yarattığı  etkiye örnek olarak, oldukça yaygın kimi Ermeni isimlerinin (Dikran, Anahit, Hosrov, Vahram) Pers kökenli olmalarını vermektedir.  “Durumdan vazife çıkarmak” gerekirse, Ceyhan’ın yaptığı, yani Pers kültürünün etkilerinin her türlü milliyetçi kompleks ve önyargıdan arınmış bir şekilde teşhisi ve analizi, Türkler ve Kürtler dahil tüm Anadolu kültürleri için yapılmayı beklemektedir. Kitapta, bu etkinin oldukça büyük olduğunu düşünmeye sevk eden iki unsur yer almaktadır. Birincisi politik güçtür. Ceyhan Anadolu’daki  Roma fetihlerini incelerken Romalıların 400 yıl boyunca Arminia’dan öteye geçemediklerini ve Sasanileri yenemediklerini belirtmektedir. (buna Osmanlıların da asla İran’ı istila etmeyi başaramadıklarını da eklersek, bu olguları birilerine, özellikle bugünlerde İran’ı istilayı hayal eden ABD yönetimine hatırlatmanın önemi ortaya çıkmaktadır !). İkincisi ise kültürel tesir gücüdür. Yazar İskender’in Anadolu’yu Helenize eden akınlarına rağmen Ermenilerin asla Helenleşmemelerini, bu toplumdaki Pers kültürünün etkisine bağlamaktadır. 

 

Bu bağlamda, İskender fetihlerini değerlendiren Ceyhan, bunu bir zaferler silsilesi ve “medenileştirici fetih” olarak algılayan Batı tarihçiliğinin aksine, Haçlı Seferlerinin tarihsel selefi  ve habercisi olarak yorumlamaktadır. İskender üzerine “Batı İdeolojisi”nin tipik söylemlerinden örnekler veren kitap (“durağan Doğu’yu canlandıran ve geliştiren, Helenizmi yayarak Hristiyanlığın ilerdeki yayılmasının temellerini atan fetihler”), bunu aslında Doğu’nun yağmasından başka bir  şey olmadığını, ve özellikle marksist yazarlara dayanarak, Küçük Asya’da İskender kaynaklı Helenleşmeye ciddi bir direniş geliştiğini aktarmaktadır. 

Bütün bu süreç boyunca, bir Ermeni dili ve onun etrafında bir kültürel kimlik şekillenmektedir. Amasya’lı gezgin Strabon Ermeni kıralları 1.Ardeşes ve 2.Dikran’ın hüküm sürdüğü topraklarda aynı dilin (Ermenice’nin) konuşulduğunu yazmaktadır. Trakya-Frig kökenli olan, Urartu’ca ve Hitit’ceyle zenginleşen ve önemli bir Pers etkisi taşıyan özgün bir dilin oluşabilmesini Ceyhan büyük bir kültürel başarı olarak nitelendirmektedir. Gerçi Hristiyanlığa kadar, özgün bir Ermeni alfabesi söz konusu değildir. Ancak  ciddi bir kültürel üretimden, büyük bir kültür merkezine dönüştürülen Harput’tan, bir pagan Ermeni edebiyatından bahsedilmektedir. Maalesef bu edebiyat, Hristiyanlığa geçişle birlikte Hristiyan Ermeniler tarafından yok edilecek, bu konudaki ilk çalışmalar ise ancak 19 . yüzyılla birlikte başlayabilecektir.

 

HRİSTİYANLIK: EFSANELER VE YAYILMA

 

Ceyhan’ın çalışması, Ermeni kimliğinin önemli bir bileşeni olan Hristiyanlık üzerine de ilginç bulgu ve saptamaları içermektedir. Tıpkı Türkler’in İslamiyetle bağı gibi (“İslam’ın kılıcı olma”) Ermeniler’in de Hristiyanlıkla bağı “Hristiyanlığı resmen benimseyen ilk devlet olma” iddiası üzerinden bir tür ulusal gurur konusudur.  Doğal olarak, Hristiyanlığın yayılmasını Ermeniler bağlamında incelemek , özgün bir yön arzetmektedir: Burada söz konusu olan “Hristiyanlık”, günümüzün kurumsallaşmış ve tezleri netleşmiş Hristiyanlığı değil, bir “erken Hristiyanlık”tır; ve bu dinin ilk ortaya çıkışının tüm belirsizlik ve sancılarının izlerini taşımaktadır.

 

Bu “erken Hristiyanlığın” kısa da olsa derli toplu bir tarihini de içeren kitapta, bir yandan Hristiyanlığın “helenleşme” süreci aktarılırken, öte yandan da Hristiyanlığa ait bir dizi motif ve efsanenin pagan döneme ait köklerine dikkat çekiliyor. Hz.İsa’ya atfedilen “bir yanağına vurulursa öbür yanağını uzat” sözünün Platon’a ait olduğu, bakireden doğan kurtarıcı fikrinin Zerdüşt inancında yer aldığı (“Felaket günü geldiğinde büyük kıral bir bakireden doğacak”), Hristiyanlığın sembolu olan haçın, Mısır’ın Osiris inancında hayatı temsil ettiği, keza halen kutlanmakta olan Noel’in eski Roma’da Vulken (Perslerde Mitra, Ermenilerde Mihr) adına yapılan bir kutlama olup, daha sonra Roma’nın bu dini benimsemesiyle “İsa’nın doğum günü” olarak ilan edildiği aktarılmaktadır. Bir anlamda evrenselleşmeye çalışan Hristiyan dini, Ortadoğu’nun yerel pagan inançlarının motiflerini içselleştirerek yaygınlık ve popülarite kazanmaktadır. Bu dönem aynı zamanda belirsizliklerin sürdüğü, Roma’daki kimi dini yetkililerin Aziz Yuhanna İncil’ine “İncil” demeyi reddederken, sayısı belirsiz “İncil”in imparatorluk sınırları içinde dolaştığı bir dönemdir.

Ermeniler, bu dönemde Hristiyan Roma ile pagan Persler arasında sıkışmış durumdadır; ve bu kısır dengeyi, rahip Kirkor’un mücadelesi parçalayacak ve Arminia’da Hristiyanlığın yolunu açacaktır. Kapadokya’da yetişmiş bir Hristiyan olan Kirkor, sivil halk arasında dini yaymayı seçen idealistlerin aksine direkt kıraliyet ailesine yönelmiş, kıral III. Dırtad’ın önce ailesini ve maiyetini, sonra da bizzat kendisini yeni dine kazandırarak Ermeniler arasında bir “yukardan aşağı Hristiyanlaşma”nın yolunu açmıştır. Ceyhan’ın aktardığına göre bu kolay olmamış, ağırlıklı olarak şiddet yoluyla yürümüştür; öyle ki Rahip Kirkor’un Kıral 3. Dırtad ile birlikte yönettiği bu askeri sefer, paganizme sadık kalan halkın yerel direnişleri dolayısıyla “Arminiya’nın gördüğü yakıp yıkmalara eklenen yeni bir halka” olmuştur. Pagan döneme ait tüm eserler, tapınaklar, heykeller, ve onların arkasındaki literatür, Kirkor ve ordusu tarafından sistematik olarak yok edilmiştir. Geriye kalan motifler içinse ayni ameliye uygulanmıştır: Hristiyanlaştırarak koruma. Bu çerçevede pagan dönemden kalan ölüler bayramı, değişim bayramı gibi bayramlar  Kirkor’un kilisesi (Gregoryen Kilise ) tarafından da kutsanacaktır.

 

Erken dönemde benimsenen Hristiyanlık, Ermeni kilisesine (pagan dönemden gelen milli bayramların ötesinde) bir özgüllük getirecektir. Hristiyanlığı, tezleri ve yapısı netleşmiş bir Batı Roma Kilisesinden öğrenen Avrupa’lı Germen kavimlerin, ya da aynı niteliklere sahip bir Doğu Roma Kilisesinden öğrenen Slav halkların aksine, Ermeniler çok temel meselelerin (İsa’nın tanrısallığı ve Teslis gibi) tartışılmakta olduğu bir dönemde, somut olarak İznik ve Halkedon konsillerinden önce Hristiyanlığı benimseyerek bu mevzulara kendi yorumlarını getirmiş ve benimsemiştir. Sonuçta, farklı yorum ve ağırlıklarla da olsa İsa’nın ikili karakterini (tanrısal ve insani) benimseyen Doğu ve Batı Roma kiliselerinin aksine İsa’nın tek (tanrısal) bir karaktere sahip olduğu şeklindeki monofizit yaklaşımı o günlerden bugüne değin savunan Ermeni Apostolik (Gregoryen) kilisesi, Batılılar tarafından Doğu kiliseleri (rites orientales) içinde anılsa da, Bizans Ortodoks Kilisesi tarafında da yıllar boyu heretik (sapkın) olarak telakki edilmiştir.

 

Ceyhan, panaromasını bu şekilde çizdiği Hristiyanlık öncesi Ermeni tarihinin anlatımının son kısmında, ilginç ve iddialı bir tez geliştirmektedir. Buna göre Hrisityanlığın ilkçağ Ermeni toplumuna egemen olmasının yarattığı kayıp sadece yitirilmiş pagan dönemin literatürü değildir. Asıl sorun, bu vesileyle kilisenin toplumda kazandığı ağırlıktır. Kendi deyimiyle bu tarihten itibaren kilise, “...Ermeni birliğinin coğrafi sınırları içinde tek efendi olarak kaldı..Bu kilise, medeni toplum örgütlenmesinden yoksun Ermeni toplumunda siyasi ve kültürel alanda gerçekleşecek her işin baş ustası olacak ....fakat bu baş ustalık maalesef yozlaşmakta olan bir kültürün refakatçisi olmaktan öteye gidemeyecek, öğretisi sadece, arada bir silkelense de, can çekişen bir kültürü yaşatabilecek ve yeniden doğmasını sağlayacak hamleyi gerçekleştiremeyecek”ti.  Bu tezler elbette tartışmaya açıktır ve tartışılmalıdır. Üstelik unutulmamalıdır ki bunların tartışılması sadece Ermeni arkadaşlarımızın iç sorunu olarak değil, bu topraklarda yüzyıllar boyu yanyana yaşadığımız bir halk ve bir kültür ile ilgili olduğu için hepimizi ilgilendiren bir tarihsel mesele olarak ele alınmalıdır.

 

Yazar, Hristiyanlığın yayılmasına direndiği için ölüme mahkum edilen bazı Ermenilerin ölmeden önce şu laneti haykırdığını aktarmaktadır: “Bizleri öldürseniz, sürseniz dahi, buralara yerleşecek olanlar ilelebet rahat günyüzü görmeyecek !”.. Tarihin ironisi sonucu, Ermeni halkının laneti bu haykırış yüzünden değil, ama 1600 yıl sonra karşılıklı gelişen şovenist politikalar ve emperyalist komplolarla gelmiş; Anadolu’nun bu denli köklü ve eski bir kültürü taşıyıcılarıyla birlikte büyük bir yıkım yaşamıştır. Gideni geri getirmek mümkün değildir; ancak en azından hala soğumamış (ve soğumasına da izin verilmeyen) bu yaralar karşılıklı olarak birbirini tanıyarak, karşısındakinde kendini keşfederek ve 90 yıllık husumeti değil 900 yıllık birlikteliği öne çıkararak sarılabilir.

 

Baba Kirkor Ceyhan’ın, Zara’lı hemşerilerinin deyimiyle  “Kirkor Emmi”nin,  umudu buydu; dileğimiz oğul Arsen Ceyhan’ın eserinin de bu yolda bir kilometre taşı olmasıdır.

 

Belge Yayınları    

+90 212 638 34 58   

Divanyolu cad. Binbirdirek İşhanı Bodrum Kat 

Sultanahmet/İstanbul

 

Bigire